|
"ezoterizm" başlığı altında, gerçeği arayan, hakikatı sorgulayan; herkes, her konuyu konuşabilir,sorabilir,paylaşabilir.. (devamı) |
Hakikat tüm eski toplumların mitolojilerinde ve dinleri nin temelinde yer almaktadır. Ancak onu bulup oıtaya çıkart mak hem çok zor, hem de çok kolaydır. Bu zorluk ya da kolaylığı belirleyen ise "Ezoterik Bilgiler"dir. Bu geçmişte de böyleydi, günümüzde de böyle... Bu püf noktasından haberdar olamayanlar ise, büyük bir panikle nehrin kıyısında, bir aşağı bir yukarı koşuşup dunnakta ancak bir türlü nehrin karşı kıyısına geçmeyi başaramamanın sıkıntı sı içinde bocalamaktadır.
Mayalar'ın günümüzden binlerce yıl önce verdikleri kri tik tarihe doğru hızla yaklaşılmakta ve hem fiziksel, hem de ruhsal değişimin sancıları artmaktadır. Önümüzde hayli önemli günler bulunmaktadır... Ezoterik Alfabe'nin getirdiği kolaylıktan yararlanarak, gelecek günle re kendimizi daha kolay hazırlayabiliriz. Sadece gelecek gün lere değil, içinde yaşadığımız günlere de ışık tutabilecek bu ''Ezoterik Lisan"ı bir an önce kavramakta büyük yarar vardır. Çünkü zorluk, "Ezoterik Alfabe"yi bilmeyenler için hâ lâ dimdik karşılarında durmaktadır Ve şunu özellikle altını çi zerek belirtmek istiyorum ki, Ezoterik Alfabe'yle konuşmayı ve anlaşmayı başaramadığımız müddetçe, ne antik devirlere ait dinlerin, ne de Semavi Dinler olarak isimlendirilen Orta doğu'ya inen dinlerin gerçeği anlaşılamaz. Günümüz dini inançlarının temel prensipleri ve dinlerin gerçeği ancak ve ancak Ezoterik Alfabe ile bir anlam kazanabilir.
TEMEL EZOTERİK İLKELER
Ezoterizm nedir?
“Ezoterik” deyince ne kast ediyoruz? İlk incelememiz gereken nokta bu. Etimolojik olarak bu kelime “iç” anlamına gelir, sıradan halkın tersi anlamında usta olanlara –içerdekilere– saklanan demektir. Bu yüzden dışarıda yapılanlara egzoterik denir. Ne var ki bu tanım size ezoterik gerçekliğe dair doyurucu bir fikir sunmak bakımından yetersizdir.
Size tartışmasız doğru kabul edilen bir tanım sunmak istemediğimiz için bir konuda şimdiden anlaşmalıyız. Bu terimi tanımlamamız imkânsızdır. Kendisinden hareket edeceğimiz tanımı tecrübe edilmiş bir bilgiye dönüştüren şey olan ezoterik deneyim, bir inisiyasyon yolunun başında kimseye verilemez.
VARLIĞIN KÖKENİNE ANLIK BAKIŞLAR
İşin başında birçok varsayımı baştan kabul etmeden bir öğrenci ve daha sonra bir ezoterik usta olmak imkânsızdır. Bu varsayımların gerçeği içsel temaslarla yavaş yavaş açığa çıkacaktır.
İlk nokta: Küll’ün kaynağı Mutlak’tır.
İkinci nokta: Mutlak’ın Özü, insanın kaynağıdır.
Üçüncü nokta: Tüm tezahürün sadece tek bir amacı vardır: Hiç’ten bir şey çıkarmak. Bu da insanın Mutlak’ın, Ebediyet’in içindeki tohumudur.
Mutlak’tan başlayarak erkler ve enerjiler hiyerarşisi aşağıya doğru şu şekildedir:
Varlık – Bilinç – Hayat – Madde
Varlık “Yokluk”tan çıkar ve bilinci yaratır. Bilinç var olur olmaz, kendi tekamül ihtiyacı için hayatı yaratır.
Hayat yerine getirmesi gereken deneylere bir alan oluşturmak için maddeyi yaratır.
FİZİKSEL BİLİNÇ VE ÜST BİLİNÇ
Ezoterik bilimlerde, hangi disiplin seçilirse seçilsin, herkes kendi içsel engellerini yıkarak kendi Hakikat’ini bulmalıdır. Sıradan dünyada insanın psikesi iki bölgeye ayrılır: bilinç ve bilinçaltı. Aslına bakılırsa bu ikincisi bilincinde olunmayan bir şey değildir. İnsanda bilinçaltı üstbilinçtir. “Evrensel Küll” ile sürekli temas halinde olan Yüksek Benlik’tir. Varlığın nüzulu, yani düşüşü, bütün varlıklarda, Yüksek Benlik ile fiziksel bilinç arasında var olan farklı bilinç seviyelerini birbirinden – az çok kesin bir biçimde – ayıran engeller, bariyerler yaratmıştır. Gerçek inisiyasyon, ezoterizmin gerçek amacı, bu engelleri önce şeffaflaştırmak ve ardından engel olmaktan çıkarmak ve üst bilinç ile bağlantıyı yeniden tesis etmektir.
AKIL: ENGEL Mİ YARDIMCI MI?
Akıl yeni başlayan kişinin yüzleşmek zorunda olduğu ilk problemdir. Bazı ezoterik okullar onun inisiyasyon yolu için bir engel olduğunu söyler, ama yine de onu kullanırlar. Sorun şu ki iç dünyamıza nüfuz etmemize izin veren bilgi ve yöntemler, ancak akıl yoluyla aktarılabilip alınabilir. Akıl bir aracı olmaktan çıkıp kendi başına bir amaç veya hedefe dönüşünce bu sorun, gerçek bir engele dönüşmektedir.
Ancak açıkça anlaşılmalıdır ki bu dünyanın bilincini taşıyan fiziksel aklın diliyle üst bilincin dili farklıdır. Bu iki bilinç düzeyi arasında bir diyalog başlatmak istiyorsak, Yol’un başında içsel engelleri aşabilecek tek şey olan sembolizme dayanmamız gerekiyor. Bu diyalog esasen şu şekilde işler: akıl zihinsel imgeleri, kendi düzeyiyle anladığı şekliyle iç bilince taşır veya taşımaya çalışır. İç bilinç bunları sindirir ve geri yansıtır, ancak bunu yaparken bir yandan da kendi Hakikat’ini insanın fiziksel aklına aktarmaya çalışır. Bu şekilde içsel engellerin etkisi adam adım silinir ve vize almadan geçebileceğiniz sınırlara benzerler. Yani yöntemli ve disiplinli olmanız gerekiyor.
Dünyanın Bilinmeyen Tarihinin Senaryosu
Günümüzden milyonlarca yıl önce Dünya, toz ve gaz bulutu halinden yavaş yavaş katı hale geçiyordu. Sıcaklık 400 c derecenin üzerinde, basınç ise 99 atmosferdi. Hiçbir hayat belirtisi yoktu. Gezegen, kıpkırmızı bir görünüşe sahipti ve metan gazı soluyordu. Bir atmosfere sahip olmadığından da, üzerine günde binlerce gök taşı çarpıyordu. Gezegene çarpan meteorlar anında eriyor ve su açığa çıkıyordu. (Labaratuar koşullarında yapılan deneylerde meteorların 400 c dereceye maruz bırakıldıklarında su açığa çıkardıkları görülmüştü.) Bu sular da, su buharı haline gelerek, zamanla atmosferi meydana getirdiler. Böylece su döngüsü başlamış oldu. İlk başta oldukca yağmur yağdı ve günlerce aylarca sürdü, gök taşlarının açmış oldukları kraterleri doldurdu. İlk canlılarda bu kraterlerde meydana gelmeye başladılar. Protein kılıfı ve aminoasitler birleşerek tek hücreli canlıları meydana getirdiler. Bu canlılar metan gazı ve suyun tepkimesinden açığa çıkan karbondioksit gazını kullanarak oksijen gazı üretmeye başladılar. Bu süreç içersinde de sıcaklık azalmış, basınç büyük oranda düşmüştü. Oksijenin açığa çıkmasıyla Dünya, diğer varlıkların da yaşayabilmeleri için elverişli hale geldi.
Dünya gezegeninin yaşanır bir yer haline geliyor olması, diğer takım yıldızlarında yaşayan varlıkların dikkatinden kaçmamıştı. Orion ve Pleiades takım yıldızındaki sürüngenimsi ve memelimsi canlılar harekete geçerek, dünya gezegenini kendi kolonileri haline getirmek için birbirleriyle savaşmaya başladılar. Milyonlarca yıl süren savaşların ardından, Oriondan gelen sürüngenimsi varlıklar emellerine ulaşarak, Dünya'yı kendi kolonileri haline getirdiler. Ana gemilerini de Jupiter ve Mars gezegenlerinin arasında bir yere konuşlandırdılar.
Pleiadesliler, Siriuslulardan yardım istediler. Siriuslular savaşmaktan yana değillerdi. Ancak bu iki varlık türü, Saturn gezegeninde bir meclis kurmaya karar verdiler. Adına da; 'yüce meclis' dendi. 24 delegeden oluşan bu konseyde, Dünya gezegeninin Orion istilasından, onların sömürgesinden nasıl kurtarılacağı tartışıldı. Sonunda bir yol buldular; Vega takım yıldızına bağlı Marduk adındaki gezegen yörüngesinden çıkartılacak, Jupiter ve Mars arasından geçecek şekilde yeni bir yörüngeye ayarlanacaktı. Yavaş ama emin adımlarla bu planı gerçekleştirdiler. Orionlular böyle bir saldırı beklemediklerinden, büyük zaiyat verdiler. Marduğun Tiamat adlı uydusu, Orionluların ana gemisine çarpmış, hem Tiamat hem de gemi yok olmuştu. 65 milyon yıl önce meydana gelen bu olay, Dünyadaki sürüngenimsi varlıkların bir çoğunun ölümüne neden olmuştu. Çarpışma sonucunda, dünyaya irili ufaklı binlerce astroid düşmeye başladı. Kükürt oranı yüksek olan bölgeye düşen büyük sayılabilecek bir göktaşı, oradaki canlıları öldürmekle kalmamış, gökyüzünün kükürtle kaplanmasına da neden olmuştu. Havadan hafif olan kükürt havada aylarca asılı olarak kaldı. Güneş ışığının yer yüzüne gelmemesi sonucu bir çok bitki ve, bu bölgelerdeki bir çok otçul dinazor öldü. Hayatta kalan dinazorlarda, küresel soğuma ve beraberinde gelen buz çağı nedeniyle yok oldular. Dünyadaki dinazorların soyu böylece tükendi.
Hayatta kalan kertenkeleler ve bazı kuşlar topraklara ve ağaçlara saklanarak hayatta kalmayı başardılar. Bu çarpışma Venüs gezegenini de etkilemiş, yörüngesinden çıkmasına ve bugünkü yeni yörüngesini alana kadar gökyüzünde başıboş dolaşmasına neden olmuştu. Şu an, Venüs gezegeninin, diğer gezegenlere göre ters yönde dönmesi ve bir yılının, bir gününden kısa olmasının sebebi budur. Jüpiter ve Mars gezegenleri arasındaki astroid kuşağı da bu çarpışma sonucunda meydana gelmişti.
Orionlu sürüngenimsi varlıkların çoğu Dünya'yı terk etmek zorunda kalmışlardı. Geriye kalanlar ise yeraltında ve suda yaşamaya başlayan kertenkelelerdi. Suda yaşayanlar zamanla, yerçekiminden dolayı, karadakilerden daha büyük hale geldiler. Suda yaşayanlar Timsah, karada yaşayanlarda Baran ve Komado Ejderine evrimleştiler. Düşmanlarından kaçmak için bazı kertenkeleler, topraktaki deliklere girmeye çalışıyorlardı. Kolları ve bacakları yüzünden deliklere giremiyorlar kuşlara ve memelilere yem oluyorlardı. Bu durumdan kurtulmak için adaptasyona uğradılar, böylece kol ve bacakları köreldi. Bu kertenkelelere biz bugün ''yılan'' diyoruz. Dinazorlar, timsahlar, yılanlar ve kuşlar aynı sürüngenimsi aileden geliyorlardı. Memeliler, sürüngenimsileri 'yiyecek' olarak gördüklerinden soylarını tüketmek istemiyorlardı. Sürüngenimsi varlıklarda hayatta kalabilmek için bazı memelileri avlamayı öğrendiler.
Pleiades takımyıldızından gelen memelimsilerin bir kısmı dünya gezegenine yerleştiler. Burayı Siriuslularla birlikte kendi gözetimlerine aldılar, ancak; Orionluların, kendilerinden daha zeki ve daha savaşcı olduklarından burayı elde tutmanın zor olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle Pleiades, Sirius ve Vega takımyıldızlarındaki varlıklar bir ittifak kurdular. Buna da; Galaktik Federasyon adını verdiler. Merkezi yine güneş sistemimizdeki Saturn gezegeninin halkalarında kuruldu, idaresi ''Yüce konsey''in emrine verildi.
Dünya'nın koruyuculara ihtiyacı vardı. Pleiadesler kendi araştırmaları sonucunda Vega takımyıldızında yaşayan ''primat'' adlı bir türü keşfettiler. Onları konseyin onayıyla, Dünya gezegenine getirdiler. Bu varlıklar hem suda hem de karada yaşayabilme özelliklerine sahiptiler. Pleiadesler onlara kendi biyolojik tohumlarını ektiler. Böylece bazı primatlar neandartenlere, bazıları ise bugün maymun, orangutan ve şempanze dediğimiz türe dönüştü. Neandartenlerin bazıları da zamanla homo sapins (günümüz insanı) halini aldı. Milyonlarca yıl süren bu evrimleşme süreci içersinde 12 farklı insansı meydana gelmişti. Bunlardan sadece günümüz insanı olan, homo sapins türünü sürdürmeye devam edebildi. Digerleri tarih sahnesinden silindiler. Pleiadeslerden gelen bazı memeliler ise denizde yaşamaya kendilerini adapte ettiler. Bu varlıklarda bugünkü balina ve yunusların atalarıydı! Böylece yunus ve balinalar Dünya'nın sudaki, insanlarda karadaki koruyucuları haline getirilmiş oldular.
Bilim adamları DNA'yı inceleyerek ilk insanın 250.000 yıl önce Güney Afrikada yaşamış olduğunu tespit etti. Halbuki; radyoaktif izotoplarla yapılan araştırmalar sonucu ilk insanın 3.5 milyon yıl önce yaşadığı sonucuna varılmıştı. Bu veriler neden birbiriyle uyuşmuyordu? Evrim teorisini savunanlar da bir türlü araforma ulaşamamışlardı! Bunların sebebini anlamak için insanın bilinmeyen tarihine bakmak gerekiyor.
Yıldız tohumu ekilen primatlar yeni biyolojik bedenlerine adapte olmaya çalışıyorlardı. Bu değişim binlerce yıl sürdü. Önce ayakları üzerinde durmayı başardılar, sonra da dik durmayı... Akıllarını nasıl kullanmaları gerektiğini öğrendiklerinde kas gücü gerektiren işler de azaldı. Göğüslerindeki kıllar döküldü, kol ve bacak kasları zayıfladı. Bununla birlikte muhakeme etme üçleri de gelişti. Bu işlemler kısa denilebilecek bir zaman zarfında meydana geldi. Farkındalıkları oldukca geliştiği için bir araya gelip koloniler oluşturabildiler. Yavaş yavaş da tüm dünyaya dağılmaya başladılar.
Dünyada tek bir kara parçası vardı. Bu kıtaya 'Lemurya' deniliyordu. Lemuryalılar hem memeliler hem de sürüngenlerle besleniyorlardı. Bu arada bilinç düzeyleri de hızla gelişiyordu. Bu bilinç değişiklikleri, Dünya'nın da değişmesine neden oldu. Böylece, oldukca şiddetli depremler meydana geldi. Bunun sonucunda da ana kıta, 3 kara parçasına ayrıldı. Bu kıtalarda yaşayan Lemuryalılar zamanla kendi kıtalarının daha üstün olduğunu düşündüler. Böylece ayrılık bilinci yaratılmış oldu. Bu yeni kıtalara; Atlantis, Lemurya ve Mu adı verildi.
Atlantisliler, kendilerinin daha üstün bir ırk olduklarını iddia ettiler. Lemuryalılarla olan ilişkiler soğumaya başladınca da Lemuryayı yok etmek için planlar kurdular. Bunun için Orionlulardan yardım istediler. Orionlular gemilerinden gönderdikleri ışınlarla, Dünya'nın iki uydusundan birini parçaladılar. Bu parçalar Lemurya kıtasının üzerine düştü. Sonuçta Lemurya sulara gömüldü. Zamanla gökyüzündeki uydudan kalan meteor parçaları da, diğer uydunun yörüngesine girerek onunla birleşti ve bugünkü görüntüsünü aldı. Bu uyduya bugün 'Ay' diyoruz. Ay'ın bir uyduya nispeten bu kadar büyük olmasının sebebi budur. (Ay'ın ağırlığı, Dünya'nın ağırlığının 1/40'dır. Bu diğer gezegenlerin uydularına göre alışılmadık bir durumdur!)
Mu uygarlığı, Atlantislilerin Lemuryalıları yok etmelerine razı olmadılar ve onlara savaş açtılar. Atlantisliler sayıca az olmalarına karşın, Orionluların yardımıyla bu savaşı da kazandılar. Düşmanlarının çoğunu öldürdüler. Hayatta kalanların bazıları Siriustaki gezegenlere kaçtılar, bazıları ise, yeraltına saklandılar. Orada yer altı medeniyetini; 'agartha'yı kurdular.
Atlantisliler, teknolojik olarak bir hayli geliştiler ve akabinde tehlikeli tıbbi deneyler yapmaya başladılar. 250.000 yıl önce tüm dünyadaki insanları etkilecek biyolojik bir mutasyon meydana geldi. Bunun sonucunda DNA'nın yapısı değişti. 12 sarmal tabakadan oluşan DNA'nın yapısında değişim olduğundan da, yeni nesillerdeki insanlar ikili sarmal DNA'ya sahip olarak dünyaya gelmek zorunda kaldılar. Böylece insana özgü birçok yeteneklerini kaybettiler. Bunlar; telepati, telekinezi, levitasyon, duruşiti ve durugörü idi. Telepatik yeteneklerini kaybettiklerinden iletişim olarak konuşmayı öğrenmendiler. Bunun içinde doğadaki seslerden yararlandılar. İmgeleme ve telepati yoluyla, yaşadıkları olayları diğer insanlara aktarabiliyorlardı, ancak meydana gelen bu biyolojik kazadan sonra, sözcüklerle iletişim kurmak durumunda kaldılar. Bu yol diğerine nazaran daha fazla zaman alıyor, duygular ise tam olarak aktarılamıyordu. Ayrıca sözler çarpıtılabiliyordu. İletişimdeki sorunu gidermek için resim yapmayı sonra da yazıyı keşfettiler. Ancak bu süreç binlerce yıl sürdüğünden, onlarla ilgili sadece söylentiler kaldı.
Atlantisliler, DNA'nın yapısını değiştirmekle kalmadılar, kendi uygarlıklarının da sonunu getirdiler. Onlar, teknolojilerini kullanarak dünyanın birçok yerinde piramitler inşa ettiler. Bu piramitlerin amacı; atmosferde meydana getirilen buz tabakasının erimemesini sağlamaktı. Atmosferdeki buz tabakası da her mevsim sıcaklığın sabit kalması için tasarlanmıştı.
Atlantisliler, uzay araçlarıyla sık sık seyehatler yapıyorlardı. Uzay mekiklerinin yakıtı için bir tür ışın kullanılıyordu. Bu ışınlar atmosfere zarar vermeye başlayınca; 35.000 yıl önceki Kuzey Atlantisin sular altında kalması faciası yaşanmış oldu. Mühendislerin zamanında müdahaleleriyle, eriyen buz katmanı eski haline getirildi, böylece Güney Atlantis kurtarıldı.
Atlantisliler, uzun yıllar barış içersinde yaşadıklarından, savaşın ne olduğunu unutmuşlardı. Günün birinde; Hindu efsanelerinde adı geçen Fatih Ram ve ordusu, Atlantislilerin hiç beklemediği bir anda yer altından çıkarak, onları istila ettiler. Atlantislilerin Oriondan aldıkları yardıma, Siriuslular karşılık verince büyük bir savaş patlamış oldu. Bu savaş tüm gezegeni etkiledi, çünkü; dünyanın bir çok yerindeki piramitler yok olmaya, böylece atmosferdeki buz katmanı erimeye başlamışdı. Kimsenin beklemediği bir anda da, milyonlarca galon su dünyaya yağdı. Aylarca süren bu yağış ardından yeryüzünde hiçbir kara parçası kalmadı. Dağlar bile suya gömülmüştü. Sular ilerleyen yıllarda çekilsede, dünyanın cografyası değişmişti. Atlantis kıtası, tamamen sular altında kalarak yok oldular. Tarihte 'Nuh tuğfanı' olarak bilinen bu feleket sonucunda yeryüzünde 6 kıta meyda geldi.
Siriuslular felaketin hemen öncesinde yüzlerce insanı ve Dünya'daki yaşamı devam ettirebilmek için; her canlı türünden bir çiftini gemilerine ışınladılar. Bu olay, dünyanın farklı bölgelerindeki uygarlıkların mitolojilerinde ve efsanelerinde yer aldı. Felaketin neticesinde de, Dünya'nın 3/4'ü sularla kaplandı.
İnsanlar, sular çekildektinden bir süre sonra, bugün mezepotamya olarak bilinen yere indiler. Toprağı işlemeyi öğrenerek, yaşamlarını sürdürdüler. Zamanla da Siriusluların yardımıyla büyük bir uygarlık haline geldiler. Bu uygarlığa da 'babil' adını verdiler. Nüfusları artınca dünyaya buradan yayıldılar. Bazıları Mısır, bazıları da Sümer medeniyetlerini kurdular.
İnsanlar, tüm dünyaya yayılacak kadar çoğalana kadar, gezegenin korumasını Siriuslular yapıyordu. Bu arada da boş durmuyor, insanlara ilim, mühendislik ve mimari sanatlarını öğretiyorlardı. Ra adında bir Siriuslu da Mısır halkına Tarot'un sırların açıkladı. İnsanlarda bu yöntemi uygulamak için tapınaklar yapmaya karar verdiler. Bu tapınaklarda beyin dalgalarını kullanmayı ve enerjiyi yönlendirmeyi öğrendiler. Sonra da bu güçlerini kullanarak piramitleri inşa ettiler: tonlarca ağırlıkta taşlar materyalize edip, onları transportasyon yöntemiyle üst-üste diziyorlardı. Bu zamanda yapılan piramitler sanıldığının aksine kral mezarları değil, gençleştirme tapınaklarıydı. Bu amaçla meydana getirilmişlerdi. Zamanla bu öğreti gizli yapılmaya, sadece Firavun adayları tarafından kullanılmaya başladı.
Sümer medeniyetini kuran insanlar 'sanskritçe' adlı bir dille iletişimlerini sağlıyorlardı. Sümer kelimeside sanskritçede 'gözcülerin kenti' anlamına geliyordu. Siriuslulara İbranilerde 'nefilim', Araplarda 'gözcüler ve müjdeleyiciler', Mısırda 'annu' ve Sümerde 'anunnaki' deniliyordu.
Yüce konseyde alınan kararlara göre; insanların özgür iradesine müdahale etmek ve onlarla cinsi münasebette bulunmak yasaklanmıştı. Ancak bazı Siriuslulara, dünyalı insanlar güzel görünmeye başlayınca, onları kendilere eş edindiler. Verilmemesi gereken bilgiler verdiler. Bu ilişkilerden doğan 'günah tohumları' dünya için yeni bir ırk oldu. Onların tüm yiyeceklerini yiyen devlerdi, bunlar. 3-4 metre boyundaki bu varlıklar, her gün insanlara zulmediyorlardı. Bu arada gelişen olaylar, Galaktik fedarasyonun mensuplarınca değerlendirildi. Alınan karara göre, bu yeni ırk ve yasalara aykırı gelen Siriuslular, yeraltı medeniyetine gönderilecekti. Pleiadesler ve Siriusluların iş birliğiyle bu varlıklar, Giza Piramitin altındaki mağaralardan 'iç dünyaya' hapsedildiler. Orada 'Şambala' adında yeraltı medeniyeti kurdular.
İnsanlar yeterli sayıya ulaşınca, gözcüler artık dünyaya inip onlara yardım etmeyi bıraktılar. İnsanlar da, eskisi gibi dünyanın yeniden koruyucuları haline geldiler.
Uygarlıklarını genişleten insanlar, kendi aralarında iktidar savaşına girişince birçok devlet ortaya çıktı. Bu devletler güç açgözlüsü insanların elindeydi. Bunlar ellerindekiyle yetinmediler ve diğer devletlerin topraklarına göz diktiler. Böylece binlerce sürecek olan savaşlar başladı.
Dünya'nın koruyucuları olan insanlar; bu görevlerini unuttukları gibi, dünyayıda cehenneme çevirmişlerdi. Dünya gezegenide üzerinde yaşayan bu kan emici varlıkların bir kısmını depremler, seller ve yanardağlarla yok etti. İnsanoğlu bunlara doğal felaket diyordu fakat; asıl felaketi kendileri yapıyordu: atmosferi deliyor, ormanları yakıyor, denizleri kirletiyor ve dünyanın diğer canlılarını yok ediyorlardı. Bunlarıda kendi bencillikleri için yapıyorlardı.
Fabrika atıkları denizlere boşaltılarak, bir çok deniz canlısının ... toksit atıklar sayesinde başlayan asit yağmurları ve tarımda kullanılan DTT gibi bazı ilaçlar, topraktaki yararlı mikroorganizmaların ölmesine neden oluyordu. Bunun sonucunda da verimli topraklar çoraklaştı. İnsanlar tarlalardan ekin elde edemeyince kıtlık yaşamaya başladılar. Savaş sırasında açıkta kalan binlerce cesetin çürümesi ve kokması sonucunda, zamanla salgın hastalıklar meydana geldi. İçme suları da kirlenen insanlar, hayatta kalabilmek için büyük zorluk çekiyorlardı.
100 yıl gibi kısa sayılabilecek bir zaman aralığında 50 milyondan fazla insan ölmüş, devletler parçalanmış, yerleşim alanları harab olmuş ve dünya büyük bir kargaşa içine girmişti. Ayrıca; nükleer bombalar, insanların ölmelerine, ülkeleri harabeye dönüştürmekle kalmamış, yeni nesil insanlarının da yüzyıllarca yıl sakat doğmalarına sebep olmuştu.
Dünyada bu gelişmeler yaşanırken, gözcüler boş durmamış ve her 25 yılda gezegenin enerjini ölçmeyi sürdürmüşlerdi. Bu enerji eşiğe kadar (2000 yılı) pozitife doğru kayma göstermezse insanlar, doğal felaketlerle yok edilecek ve hayat yeniden başlatılacaktı. Dünya savaşları sürerken ibre negatifi gösteriyordu. Binlerce yıldır da bu şekildeydi. Durugörü yeteneğine doğuştan sahip olan kişiler, gelecekle ilgili kehanetlerde bulunuyorlardı. Enerjide değişim meydana gelmediği içinde birçok olayı bilebilmişlerdi. Kadim kitaplar da bu senaryodan bahsediyor ve bir gün tüm insanlığın helak olacağı gerçeğiyle yüz yüze kalacağını söylüyorlardı. Potansiyel gelecek, enerjinin değişmemesi sebebiyle kahinler tarafından doğru olarak biliniyordu.
Dünya, savaşların vermiş olduğu derin yaraları sarmış ve iyileşmeyi umut ediyordu. Atmosfere ve çevreye verilen zarar yıllar içersinde insanların barışçıl tutumlarıyla düzelme başladı. Onlar, artık savaşı değil barışı istiyorlardı. Onlar, artık uzlaşmadan yanaydılar. Böylece dünya gezegeninin enerjisinde, evrende yaşayan hiçbir varlığın ihtimal vermediği şekilde bir ilerleme kaydedildi. İbre, yavaş yavaş pozitife doğru kayıyordu. Bu enerji değişimi, insanların olumlu düşünceyi seçmesiyle gerçekleşmişti. 1962 yılında yapılan ölçüm, enerjinin nötr olduğunu gösteriyordu. Bu dünya gezegeni için büyük bir adımdı. 1987 yılında yapılan ölçüm sonucunda, ibre pozitifi göstermişti. Bu tüm evrende büyük bir sevinçle karşılandı. Yüksek boyutlarda yaşayan gezgin varlıklar; virüsleri atmosferde toplayıp, DNA'larından kendilerine bir beden inşa edip, dünyaya geldiler. Bu insan bedeninde yaşayan varlıklar, toplumsal bilincin pozitife doğru kaymasına yardımcı oldular. Bu zaman içersinde Dünya atmosferinde muazzam bir hareket mevcuttu. Birçok varlık seferber olmuş, dünya kardeşlerine yardımcı olmaya çalışıyorlardı.
Eğer enerji negatifte kalsaydı, Dünya, 2000 yılında başlayıp 2012 yılında sona erecek muazzam bir felaketler zinciri sonucunda yok olma aşamasına gelecekti. Birçok kadim kitaplarda ve Mayaların ve Hobi kızılderilerinin kehanetlerinde belirtilen bu olay gerçekleşmedi. Çünkü; insanlık müthiç bir hızla bilinç ilerlemesi kaydetmiş ve enerjiyi pozitife dönüştürmeyi başarmışlardı. İşte bu zamandan sonrada hiçbir kehanet doğrulanmadı.
1994 yılında evrende muazzam büyüklükte gamma ışını patlamaları gerçekleşti. Astronomlar buna tam olarak neyin sebep olduğunu anlayamadılar. 1990 yılından sonra felaketlerin oranı, inanılmaz derecede arttı. Yanardağ patlamaları ve depremlerin yanı sıra, Fran kasırgası, Moğalistan'da kuraklık, Nuh tufanını hatırlatan yağmur fırtınaları, tsunami'ler ve güney Asya'nın her yanında meydana gelen tayfunlar... Ölen insanlar, negatif düşünce barındırıyor ve dünyanın enerjisini negatife çekiyorlardı. Bu insanlar doğanın oyunlarıyla yok edildi.
Manyetik alanlarda kayma meydana geldi. Şimdi de Dünya'nın manyetik alanının azalma hızı giderek artıyor. Yani, manyetik alan giderek daha hızlı bir biçimde zayıflıyordu. Ve enerji ağı normal tarihi hızına kıyasla daha hızlı bir biçimde değişiyordu. 1) enerji ağı gerçekten değişiyordu,2) manyetik alanın gücü zayıflıyordu, ve 3) manyetik alanın gücü ve devinimi olağandışı bir tarzda değişiyordu. Jeologlar, bilim adamları ve devlet görevlileri de dahil olmak üzere, uzmanların hiçbiri bu değişikliklerin NEDEN meydana geldiğini bilmiyordu. Yalnızca, bu değişikliklere hava durumunun, güneş fırtınalarının, hatta Dünya'nın ekseninde ''yalpalanmasının'' neden olduğu konusunda bir spekülasyon yapılıyordu. Ama, hiç kimse kesin olarak bir şey bilmiyordu. Manyetik kuzeyin (pusulanın gösterdiği kuzey yönünün) son 160 yıldaki deviniminin grafiğine baktığımızda manyetik Kuzey Kutbu'nun 150 kilometre kaydığı ortaya çıktı. Ancak burada olağandışı olan şey bu kutbun sadece 15 yılda 60 kilometre kaymış olmasıydı! Oysa onun 90 kilometre kayması 145 yıl almıştı!
Schuman rezonansları Dünya'nın yüzeyi ile 55 kilometre üstündeki iyonosferin alt tabakası arasındaki boşlukta bulunan elektromanyetik sürekli-dalgalara benzer. Sürekli-dalgalar 6 hertz ile 50 hertz arasındaki çeşitli frekansları temsil eder, bunlar esasen 7.8 hertz'dir ve günlük değişme derecesi artı-eksi 0.5 hertz arasında oynar. İyonosferin alt tabakası ile Dünya'nın yüzeyi arasındaki akımdaki sürekli-dalganın (birbirine ters iki dalganın oluşturduğu sabit dalganın) bir ölçümü olan Schumann rezonansı binlerce yıldır yaklaşık 7.25 hertz ila 7.8 hertz arasında tutarlılık gösteriyordu. O öylesine tutarlı idi ki bazı bilimsel aletler ona göre ayarlanmıştı. Gregg Braden bu rezonansın 1997 de 10 ila 11 hertz arasında ölçüldüğünü, 2005 yılında yapılan son ölçümde ise 13 hertz olduğunu bildirmektedir.
Ortadoğu denilen bölgede de inanılmaz gelişmeler ceryan etti. Şu an orda barış konuşmaları yapılıyor, uzlaşmacı politika izleniyor. Eski enerji ve yeni enerji arasında da çatışmalar sürüyor. Bazı insanlar eski enerjiye takılıp kalıyor. Hasat olan Dünyada, vücudunda bulunan böyle ayrık otlarını doğal felaketlerle ayıklıyor.
Şimdi sadece şimdi var! İnsanlar zamanı düz bir çizgi olarak düşünüyorlardı, artık onun da bir boyut olduğu, kendilerinin değil, enerjinin sınandığını ve Dünya'nın geleceğinin kendi düşünceleriyle gerçekleştiğini anlamaya başlıyorlar.
Avcının belirgin şekli dört belirgin yıldızdan oluşan boyu eninin iki katı kadar olan bir dikdörtgen ve bu dikdörtgenin merkezinde çapraz durmakta olan üç ayrı yıldızdır. Betelgeuse avcının sağ omzuna, Bellatrix sol omzuna, Rigel sol ayağına ve Saif de sağ ayağına denk gelir. Ortadaki üç çapraz yıldız (alttan üste sırayla Alnitak,Alnilam ve Mintaka) avcının kemerini (Orion kuşağı olarak da bilinir) oluşturur. Kuşağın altında bulunan M 42 bulutsusu (nebulası) avcının kılıcıdır. Heka adındaki avcının başını simgleyen kısım aslında üç daha sönük yıldızdan meydana gelir. Betelgeuse'un üstündeki yıldızlar avcının sag kolunu Bellattrix'den ötede olan yıldızlarda avcının kalkanını oluşturur.
Bu yıl Temmuz ayında 5 Cuma, 5 Cumartesi ve 5 Pazar günü var. Bu 823 yılda bir olur
1. Mu ülkesine,üç Sirius’lu kültür temsilcisi.
2. Atlantis’te bir Sirius’lu kültür temsilcisi ki bu yüce varlık Osiris’in bilinmeyen üstadı idi.Osiris, onun tarafından inisiye edilmiştir.
3. İsa peygamber,gerçek bir Sirius’lu olarak yaşadı ve öğretti.
4. İslamiyetin kurucusu Hz. Muhammed peygamber.Yüce Sirius’lu kültür temsilcisi,büyük bir sadelik içerisinde doğmuş,yaşamış ve vazifesini tamamlamıştır.
* Sirius-A ve Sirius-B yıldızları birbirleri çevresinde her 49,9 yılda bir çift yay çizerek dolanırlar.
Gökyüzü'nün En Parlak Yıldızı Sirius - deeepsilence'a atfen -
'' Kasvetli Avcı ile Köpeği
Sise Bürünmüşler... ''
T.S Eliot '' Sweeney Among the Nightingales ''
''Köpek Yıldızı'', ''Akyıldız'' olarak da bilinen Sirius, Büyükköpek Takımyıldızı'nın ve gökyüzünün en parlak yıldızıdır. Sirius'un rengi -gökyüzünde yükseklerde iken - mavi-beyazdır. Ama ufka yakınken - Dünya'nın atmosferindeki saçılmalardan dolayı- gökkuşağının tüm renkleri ile göz kırparmış gibi görünür.
'' Sirius çeliksi bi parıldamanın şahane ışıltısıyla insanların gözünü alıyordu... ''
Thomas Hardy '' Far from the Madding Crowd ''
Eski Mısır'da ''Nil'in Yıldızı'' ya da ''isis'in Yıldızı'' olarak da
bilinen Sirius'a büyük saygı gösterilmekteydi. Hatta her yıl -en uzun günün şafağı sökmeden hemen önce görünmesi - tarımın - ki eski Mısır'da tüm yaşamın - habercisiydi. Öyle ki; M.ö 3000'den itibaren Sirius'un (ki Tanrıça İsis'in ruhu olduğu düşünülüyordu) bu Güneş'in önü sıra doğuşu tapınak duvarlarına resmedilmiştir. Sirius'un doğuşuna göre konumlandırılmış Dendera'daki İsis-Hathor tapınağında şöyle bi yazıt vardır :
'' Haşmetli İsis Hazretleri yeni yılın ilk gününde bu tapınağı
aydınlatır ve ışıkları,ufuktaki babası Ra'nın ışıklarına karışır. ''
Ra, Mısır'ın Güneş tanrısıdır. Dolayısı ile bu yazıttan da Eski Mısır'da yeni yılın, Sirius'un Güneş ile birlite doğduğu gün başladığını anlıyoruz.
- Dendera'daki bi Eski Mısır mezar resminde Avcı ve Sirius'un gösterilişi. Göklerde göksel kayığı ile gezen Avcı;arkasında da diz çökmüş bi öküz olarak gösterilen Sirius. -
Sirius'un göksel bi köpek ile ilişkilendirilmesi ise; Babillilere dek uzanır. Homeros'un İlyada'sında Kral Priamos'un Troya kentinin surlarından, öfkeli Akhilleus'un Troya ovasındaki yürüyüşünü betimleyen oldukça çarpıcı bi pasaj yer alır :
(...) Hasat zamanı ortaya çıkan yıldızdır o, ışıl ışıl,
Gece karanlığında, yıldız ordusunun içinde parlaklığı ile öne çıkan,
İnsanların Avcı'nın Köpeği adını verdikleri yıldız.
Hepsinin en parlağıdır o, ama alamet olmuştur kötü şeylere,
Çok dert getirir çaresiz insanlara(.....)
Eski Yunan ve Roma'da ise; Sirius'un zararlı etkilere sahip olduğu düşünülmüştür. Hatta Vergilius Aeneis'te şöyle der :
'' Köpek Yıldızı, o yakıcı Takımyıldız, ki kuraklıK ve hastalık getirir marazlı insanlara; doğar, yükselir ve üzer gökleri tekinsiz ışığıyla. ''
Sirius'un Güneş'le birlikte yükselmesiyle başlayan Temmuz ve Ağustos'un yakıcı sıcakları bu parlak yıldızın uğursuz etkisi olarak yorumlanmış ve bu etkinin insnalarda hummaya , köpeklerde kuduza neden olduğu bile düşünülmüştü. Öte yandan Dante'nin '' köpek günlerinin büyük gazabı ''ndan söz ettiği düşünülürse, böylesi fikirlerin Rönesans'a dek yaygınlığını koruduğu düşünülebilir. Hatta 18. yüzyılda bile Pope şakacı bi üslûp ile şöyle demiştir :
'' Kapat, kapat kapıyı, iyi kalpli John, yoruldum diyorum sana,
Kapıyı kilitle, hasta olduğumu, öldüğümü söyle onlara
Köpek Yıldızı'nın öfkesi üstünde gene. ''
20.12.2012 günü..
Kimine göre, felaketler olacak, insanlık tarihi yok olacak, kimine göre de bilinç anlamında çok büyük değişimler yaşanacak..
"Kıyamet mi, sıçrama mı olacak birlikte göreceğiz..
Yeni bir çağ başlayacağından söz ediliyor. Eril çağdan dişil çağa geçiş..
Erkek egemen çağdan kadın egemen bir çağ.. Daha çok duyguların, hislerin sezilerin hüküm sürdüğü..
İnsanlar artık kendilerine dönüp, özlerini bulmaya çalışacaklar.. Öğretilerinden kurtulup, kendi doğrularını ve iç huzurlarını yakalamaya çalışacaklar.
Maddenin, sayıların, mal varlıklarının önemi azalacak, yani ruhani bir çağ olacak. Herkes minimal, sade bir yaşam tarzını benimseyecek..
Misal, büyük büyük evlerde oturup, o evin sadece bir odasını birlikte paylaştıklarını farkedecek ve o büyük büyük evleri elde edebilmek için kendilerinden ve sağlıklarından neler kaybettiklerini fark edecekler..
Kısaca benim anladığım evet felaketler de yaşanacak ama beraberinde çok daha farkında bir toplum tipi oluşacak..
Son zamanlarda herkes zamanın su gibi aktığından her şeyin çok hızlı geliştiğinden, zamana yetişememekten şikayet etmekte.."
Şanal Günseli
..
bence hemen akabinde duracak o zaman dediğimiz.
belki de algı değişimine maruz kalacağımızdan
belki de nihayet kıracağımızdan gözlüklerimizi , hep göz sandığımız.
ama biliyorum, duracak..
belki de o zaman görmeye başlayacağız yeniden
yeniden başladığında o zaman dediğimiz
çayı karıştırmak 1000 yıl sürebilecek
saçımızı taramak 2000 saat.
an dediğimiz bir tarih yazacak..
..
benim merak ettiğimse,
yavaşladığını algılamakdan uzak mı olacağız acaba?
sadece şikayet ederek mi belirteceğiz hızın yavaşlığını
neleri geride bırakacak insan?
gözlükle görülmeyen ve yeni olan nelerin algısı ,
nelerin katkısı yaşamı, nasıl etkileyecek?
dileğim, şikayet eden zihniyetin değişimine dair..
Simya’da Ejderha Sembolü
Ejderha hiç kuşkusuz simya amblemlerinde yaygın bir şekilde kullanılmış bir semboldür, fakat sık sık yılanla, ouroborus (kendi kuyruğunu ısıran yılanla) veya semenderle karıştırılmaktadır; oysa bunları doğru şekilde tespit etmek çok önemlidir.
Ejderhanın en sık resmedilme biçimi ağzından alev fışkırtmasıdır. Semender ejderhaya benzeyen bir kertenkele şeklinde resmedilir; fakat ağzından ateş fışkırırken değil, ateşin içinde yaşarken resmedilir. Ouroborus öyle güçlü bir semboldür ki ister yılan ister ejderha biçiminde görünsün, onu ayrı olarak ele almalıyız.
Yılan genellikle rutubetle ilişkilendirilir ve birçok örnekte yeryüzünün (toprağın) yüzeyinde hareket ederken veya bir şişenin içinde resmedilir.
Ejderha her zaman olmasa da sık sık bir mağarada pusuya yatmış olarak veya amblemin alt kısmında resmedilir. Bazen birbirine çok benzer şekilde resmedilen bu sembolleri ilk bakışta birbirinden ayırt edebilmek çok önemlidir.
Özellikle simya el yazmalarında, bu yazmaları iyi bir şekilde kopya edemeyen bir simya yazarı yüzünden, söz konusu semboller, birbirine karıştırılmış veya birleştirilmiş olabiliyor.
Ejderhalar genellikle kanatlı olarak resmedilirler, bununla birlikte uçarken resmedilmesi çok nadirdir. Yani ejderhanın yükselme veya uçma potansiyeli vardır, ancak esas kendini gösteriş biçimi, aşağı alemlere ait bir yaratık şeklindedir. Bu açıdan bakıldığında kuşlara zıttır. Daha önceki derslerde gördüğümüz üzere kuşlar yukarı aşağı uçabilir, amblem alanının üst ve alt alemleri arasında hareket edebilir. Ejderhaysa, sık sık kanatlarla resmedilmesine rağmen, simya amblemlerinde kanatlarını kullanmamaktadır.
Ejderha bazen çok başlı resmedilir – genellikle üç, dört veya yedi başlıdır. Bunlar üç ilkeye (tuz, sülfür ve cıva), dört elemente veya yedi gezegene tekabül eder.
© 2010, BATİNİLER
Renklerin Ezoterik Anlamları
Uzun zamandan beri kabul edilen üç ana renk dört ikincil renk olduğuna dair teori, ekzoterik bir teoridir. Çünkü çok eski dönemlerden beri üç değil, yedi ana renk olduğu bilinir, insan gözü yalnızca bunlardan üçünü görebilir. Her ne kadar maviyle sarıyı birleştirerek yeşil elde edilebilirse de, bir de bileşik olmayan gerçek bir yeşil vardır. Bu durum, tayfı bir prizmayla bölerek kanıtlanabilir. Helmhotz, ikincil denilen renklerin varsayılan ana renklerine ayrışmadığını bulgulamıştır. Dolayısıyla bir turuncu tayf, ikinci bir prizmadan geçirildiğinde kırmızı ve sarıya ayrışmaz, turuncu olarak kalır.
Bilinç, akıl ve kuvvet sırasıyla mavi, sarı ve kırmızı renkler tarafından sembolize edilir. Dahası renklerin şifa etkileri bu şemayla da uyumludur. Çünkü mavi sakinleştirici elektrik bir renk iken, sarı canlandırıcı ve tazelendirici, kırmızı ise kışkırtıcı ve ısı veren bir renktir. Ayrıca minerallerin ve bitkilerin de insanın yapısını renklerine uygun bir biçimde etkilediği kanıtlanmıştır. Dolayısıyla sarı bir çiçek sarı ışığa ve müzikteki mi notasına benzer etki yaratan bir ilaç verir. Turuncu renkteki bir çiçeğin etkisi, ikincil renkler denilen ve re tonuna veya do ve mi akortlarına tekabül eden turuncu rengin etkisine benzerdir.
Kadimlere göre insan ruhu mavi renge, zihin sarı renge ve beden kırmızıya tekabül ederdi. Dolayısıyla gökyüzü mavi, toprak sarı ve cehennem –veya yeraltı– kırmızıdır. Cehennemin yakıcı şartları, sadece onu oluşturan kuvvetin veya planın doğasını sembolize eder. Yunan
Gizem Okulları’nda her zaman kırmızı olarak düşünülen akıldışı alan, bilincin aşağı doğanın şehvet ve tutkular ile köleleştirilmesini temsil eder. Hindistan’da –genellikle Vişnu’nun nitelikleri olan– bazı tanrılar ilahi ve dünya üstü doğalarını temsil etmek için mavi bir tenle tasvir edilirler. Ezoterik felsefeye göre Güneş’in gerçek ve kutsal rengi mavidir. Bu kürenin görünüşteki sarı-turuncu rengi yanılsamalı dünyanın içine batmış olmasından kaynaklanır.
Hıristiyan kilisenin ilk dönem sembolizminde çok önemli bir yer arz eden renkler dikkatle düzenlenmiş kurallara göre kullanılırdı. Ne var ki ortaçağlardan beri, renklerin kullanılışındaki özensizlik, onların daha derin sembolik anlamlarının kaybolmasıyla sonuçlanmıştır. Beyaz veya gümüş rengi hayatı, saflığı, masumiyeti, sevinci ve ışığı, kırmızı acı çekmeyi, İsa’nın ve azizlerin ölümünü, aynı zamanda ilahi aşkı, kanı ve savaşı; mavi göksel küreyi, iyilik ve tefekkür hallerini; sarı veya altın ihtişamı, doğurganlığı, iyiliği; yeşil bereketi, gençliği, refahı; mor mütevazılığı, derin şefkati ve hüznü; siyah ölümü, yıkımı ve küçük düşmeyi gösterirdi. İlk dönem kilisede cüppelerin ve süslerin renkleri bir azizin şehit olup olmadığını veya hangi karakteri dolayısıyla azizlik mertebesine ulaştığını gösterirdi.
Işığın tayfının renkleri dışında ayrıca titreşimsel renk dalgaları vardır. Bunlardan bazıları insan tarafından algılanamayacak kadar yüksek veya düşük bir titreşime sahiptir. İnsanın soyut uzamın gerçek görünüşü konusundaki cehaleti üzerine düşünmek bizi dehşete düşürüyor. Geçmişte insanlar nasıl bilinmeyen kıtaları keşfettiyse, gelecekteki insan da, amacına uygun tuhaf aletleri donanarak ışığın hızı, renk, ses ve bilinç gibi çok az bilgimiz olduğu alanlarda keşfe çıkacaktır.
Mannly P. Hall
Gerçekliğin Kırılma Modeli - Alemler, Planlar ve Öteki Boyutlar
İnsan ve kainatla ilgili ezoterik öğretileri düşündüğümüzde bahsedilen çeşitli planların, boyultların veya âlemlerin gerçekte ne anlama geldiği hakkında bir fikir sahibi olmak bazen zor olmaktadır. Kadimlerin ince teorileri bazen herhangi bir pratik değer sahip olmaktan ziyade “iğnenin ucundaki melekleri saymak” gibi görünür. Ne var ki yirminci asrın bilimsel araştırması holografi ve ışık konusunda birçok sırrı oraya çıkardıktan sonra bu kadim öğretiler birdenbire daha fazla anlama ifade etmeye başladı. Bu ve bundan sonraki derste çok boyutlu insan ve kainat hakkındaki kadim ve bilimsel öğretileri inceleyeceğiz. Bu anlayışın bilimsel temelleri “Gerçekliğin Kırılma Modeli” denilen şeyde bulunmaktadır.
GERÇEKLİĞİN KIRILMA MODELİ
Kırılma modeli ışığın bir prizma içinde kırılması sırasında meydana gelen şeyin basit gözlemine dayanır. Bir prizmaya ışık tutulduğunda, sonuç bir ışık tayfıdır. Kadim Gnostikler gökkuşağını kainatın çok yüzlü tabiatının bir sembolü olarak kullanmışlardır ve kırılma modelini incelediğimiz zaman bunun nedenini görebiliyoruz. Basit bir şekilde dile getirirsek, ışığın kırılmasıdan kaynaklanan dünyadaki imge çok daha saf bir şeyi sembolize eder. Spiritüel bir düzeyde şu anda mevcut olan şeylerin çeşitli boyutlarını yaratan tezahür matriksini, yani pirzmadan yansıyan İlk Nuru tefekkür edebiliriz. Bu modelde birbirinden ayrı üç aşama vardır:
Bu durumu ruhani gerçekliğin birçok düzeyine uygulayabiliriz. Evrensel bir bakış açısından bu örnek yedi varlık planının nasıl oluştuğunu ve birin nasıl çoka dönüştüğünü açıklamak için çok elverişlidir. İnsanlığı düşünüğümüz zaman modelimiz durumu daha da iyi ifade eder, enerji zihin/beyin kompleksi (matriks) tarafından alınır ve organizmadaki yedi aşamalı sistemlere dağıtılır. Sistemler alınan enerjinin türüne göre değişiklik gösterirler, yedi bilinç hali, yedi çakraya veya daha fiziksel düzeyde yedi endokrin sistemi ve bunlarla ilişkili fizyolojik yapılar…
KIRILMA MODELİNİN İÇERİMLERİ
Bu model üzerine düşünmeye başladığımız zaman onun ne kadar anlamlı olduğunu görmeye başlayabiliriz. İlk düşüneceğimizşey sonuç tayfı etkileyecek ne gibi değişkenler olduğudur. Akla iki şey geliyor:
1. Işık Kaynağı’nın niteliği ve/veya niceliği.
2. Matriksin niteliği.
Çok basit bir düzeyde bu basit yanıtlar birçok hakikate gebedir. Daha sonra göstereceğimiz üzere, enerjinin niteliğini veya niceliğini değiştirdiğiniz zaman, tayf bundan etkilenir. Buna göre, aşağı âlemlerde aldığımız ruhani ışığın esasen olumlu ve olumsuz güçlerin bir karışımı olduğunu hatırladığımız vakit, bizim gerçeklik tecrübemizin aldığımız enerjiyle nasıl etkilendiğini ve şartlandığını anlayabiliriz. Bir adım daha ileri gider ve beyin/zihin kopleksinin nasıl acılı hatıralar ve nevrozlarla programlandığını düşünürsek, ruhani âlemlerden gelen enerjinin Matriks’teki bozukluklar nedeniyle nasıl çarpıldığını da anlayabiliriz. Ayrıca sonuç olarak ortaya çıkan tayfın (duygusal/fiziksel gerçekliğimiz) nasıl kendimizdeki (matriks) ve aldığımız enerjideki değişimlerle etkilenip şartlandığını görebiliriz.
Kırılma modelinden ezoterik teknolojinin bazı temel görevlerini kolayca çıkarabiliriz:
1. Sadece en yüksek kalitede ışığın alınmasını sağlamak.
2. Matriksimizi saflaştırmak ve temizlemek.
ÂLEMLER VE VARLIK PLANLARI
Gnostik tradisyon evrenin yapısı için iki sistem kullanma eğilimindedir: bir yedili sistem (Gülhaç tradisyonundan alınmıştır) ve bir dörtlü sistem (Kabala tradisyonundan alınmıştır). Bu ikisi iç içe geçer ve birlikte çok iyi işlerler.
Bu iki sistem birlikte gerçekliğin çok boyutlu tabiatını aydınlatırlar, dünya diğer gerçekliklerin kendisinden saklandığı tek temel plandır. Bu yapıya dair çok farklı baış açıları olabilir. Bu bakış açıları alternatif boyutlar, özel planlar ve çoklu zaman çizgilerine göre değişir. Eğer Tanrılar, Başmelekler ve Melekler’i modası geçmiş şeyler olarak düşünmeyi tercih etsek bile, bunlar bu alternatif boyutlarda mevcut olan diğer hayat biçimlerinin bir yansıması olarak görülebilirler. Daha kapsayıcı bir resme ulaşmak için her boyutu daha ayrıntılı ele almalıyız.
İLAHİ PLAN
Burası kaynak noktasıdır, bütün evrensel sistemin geldiği rahimdir. O Kabala’da Keter planıdır, daha elle tutulur bir düzeyde ise ışık kaynağının geldiği yerdir. Semavi Yol’da olanların amacıdır.
BAKİRE RUHLAR PLANI
Buna Monad planı da denir. Gerçek Benlik (Yeşidah) ve Pnömatik Işık Benlik şu anki varlık döngüsünde bu plandan işler, ne var ki insanların çoğunda sadece cenin halindedir. Yaratılış döngülerinde bu plan kutuplaşmanın ve farklılaşmanın kaynağı olan plandır. Bu düzeyde Yedi Işın yaratım döngülerini düzenler.
İlahi Plan ile Bakire Ruplar Planı Kabaladaki dörtlü âlem yapısında Atzilut Âlemi’ne karşılık gelir.
İLAHİ RUH PLANI
Bu plan ayrıca ruhani plan olarak da bilinir. Burası arketipsel suretlerin (formların) planıdır ve burası yüksek planlardan gelen enerjilerin yoğunlaştığı ve daha aşağı planlara yansıdığı yerdir. Ölümsüzler bu planda var olurlar. Yersel Yol’da olanların hedefi burasıdır.
HAYAT RUHU PLANI
Bu plan ayrıca Kurumsal Plan olarak bilinir. Burası güçlerin ve arketiplerin yaratıcı sağlamlığı üstlenip tezahür ettikleri yerdir. Beşeri düzeye burası yüksek düzey sezginin ve kozmik bilincin boyututur.
İlahi Ruh Planı ile Hayat Ruhu Planı’nın Kabalistik karşılığı Briyah âlemi’dir. Tradisyona göre Alfa Olayı her şeyin Atziluth âleminin alına düşmesine sebep olmuştur. Briyah, Yetzirah ve Asiyah âlemlerinin hepsi ışık ve karanlığın karışımlarını içerir. Bununla birlikte Diyaletiğin etkisi en fazla fiziksel planlardadır.
DÜŞÜNCE PLANI
Bu plana zihinsel plan da denir. Burada enerji akışı düşünce ve akıl şeklini alır, temel plan formüle edilip şekil alır.
ARZU PLANI
Duygusal plan veya Astral Plan olarak da bilinir. Bazı geleneklerde burası yansıma küresi veya Astral Işık diye de görülmektedir. Düşünce ve Arzu Planı arasındaki çizgi göründüğü kadar net değildir ve her ikisi arasında kesişmeler olmaktadır, her iki planında aşağıya yakın kısımları nereyse tümüyle diyalektik yasaların kontolü altındadır.
ZAMANDA YOLCULUK
Einstein izafiyet teorisini ortaya attığından bu yana, fizikçiler dünya üzerinde dört boyut bulunduğunu kabül ediyorlar.O zamana kadar bilinen ve kabül gören üç boyut olan uzunluk, yükseklik ve genişliğe ek olan diğer fiziksel boyut ise zaman olarak biliniyor. Matematiksel olarak da kabül gören 4′üncü boyut, diğer üç boyuta eşit değer taşıyor. Ancak insanlar dünya üzerinde üç boyutta, her yönde hareket edebiliyorlar yani, yukarı ve aşağı, sola ve sağa, ileri ve geri. Ancak zamanda sadece ileri doğru hareket edebiliyorlar, zamanda geriye doğru hareket hiçbir zaman gerçekleşmiyor.Fakat fizik kanunlarında, zamanın geriye doğru hareket edemeyeceğini söyleyen bir kural mevcut değil. Zaten Einstein’in bu konuda ispatladığı hareket denklemi de zaman geriye döndürüldüğünde gayet iyi çalışıyor. Ancak henüz hiç kimse zamanda geriye seyahat etmeyi başaramadı.
Zamanın iki yönlü ya da tek yölü bir yolculuk olup olmadığı konusu, Aziz Agustin’in ”zaman geçici bir şey midir, yoksa her zaman mevcut olmuş mudur” sorusunu ortaya atmasından bu yana 1500 yıldır insanların kafasını kurcalamayı sürdürüyor.Bundan tam 100 yıl önce H.G.Wells, The Time Machine/ Zaman Makinası adlı romanında bu konunun fizikçilere araştırılmasını önermişti.Mekanda (gerçekte mekan-zaman) istenen yönde yolculuk yapılabildiğine göre, acaba ”zaman içinde de istenen yönde seyahat edilebilir mi” proplemi teorik fizikçilerin zihinlerini kurcalıyor.
İzafiyet Teorisi nedir?
Tam Türkçesi ”Görecelik Teorisi” olan izafiyet teorisi üç bölüme ayrılır.Bir bölümü çeşitli hızlardaki aralar veya maddelerde geçen zamanın, uzay-zaman içinde değişik konumlarda bulunan gözlemcilere göre ”göreceli” olduğunu varsayan bir teoridir. Ünlü fizikçi Einstein, sonlu ve eğrisel olduğunu düşündüğü evrenin dört boyutlu olduğunu, dördüncü boyutun zaman olduğunu ileri sürmüştü. Mesela ışık hızına yakın bir süratle giden bir uzay gemisini, dünyada ikizi bulunan birinin kullandığını varsayalım. 10 yıllık bir seyahate çıkıp dünyaya geri döndüğünde, uzay gemisini kullanan ikiz, dünyada kendisini bekleyen ikizinden daha genç olarak dünyaya ayak basacaktır. Uzay gemisini kullanan ikiz ışık hızına yakın bir süratle hareket ettiği için, onun saatiyle on yıl , dünyadaki kardeşinin saatiyle 15-20 yıl olabilecektir.
ZAMAN MAKİNASI
Ahlak bilimciler bu durumu hilekarlık olarak nitelendiriyorlar. Onlara göre eğer mevcut doğa gerçekten zamanın geri gitmesine izin veriyorsa, bunu gerçekleştirmenin de bir yolu olmalıdır diyorlar. Son günlerde Princeton Üniversitesinden bir fizikçi, kuramsal olarak zamanda geri yolculuk yapmanın mümkün olduğunu ortaya çıkardı.
Fizikçi Richart Gott’un bu teorisi, son derece saygın bir fizik dergisi olan Physical Review Letters’da yer aldı. Bu teori, Einstein’ın İzafiyet Teorisi’nden yola çıkarak hayali bir zama makinası yaratıyor ve şunu öne sürüyor: ”Zaman ve uzay her ikiside çok geniş kütlelerle karşılaşınca veya ışık hızı civarında bir süratle hareket edince kırılıyorlar.”
Bu öneriyi ortaya atan ilk kişi Gott değil. 1988 yılında, California Üniversitesinde çalışmalarını sürdüren teknoloji fizikçisi Kip Thorne ve iki çalışma arkadaşı da kendi teorik zaman makinalarını ortaya çıkarmışlardı ve bu çalışma da aynı derginin eski sayılarından birinde yayınlanmıştı.
Caltech adı verilen bu zaman makinası, fizikçiler tarafından karadeliklerin çekirdeğinde bulunduğu kabül edilen, kurtdelikleri içinde hareket etmeyi mümkün kılıyor.
Karadeliğin çekirdeğindeki yoğunluk ve çekimin altında uzay, bir tünel meydana getirecek şekilde eğriliyor. Bu tünel dünyanın herhangi bir yerinde rastlanacak olan atom parçacığından bile daha dar olarak teşekkül ediyor. Tünelin bir ucundan giren herhangi bir cisim, diğer uçtan derhal dışarı çıkıyor, hatta bazı özel durumlarda geçmişe de hareket ediyor. Bu zaman makinesinin kullanılmasının ne derece mümkün olduğunu görmek oldukça zor. Zaman makinesinin, içinde insan karadelikteki ezici basınçtan etkilenmemeli ve tek bir atomdan bile daha dar olan ucundan dışarı çıkabilecek şekilde kendini küçültmeli. Daha da fazlası kurtdeliği, patlamaya meyilli olduğu durumlarda, hemen arkasından bir ikincisi meydana gelmeli ve bir açıdan bu tüneli açık tutmayı sağlamalıdır.
Bu konuda Gott’un fikirleri de şöyle: ” Thorne’un bu makinesi fazla akıllıca bir şekilde düşünülmemiş. Ancak bu fikir benim de yola çıkarak başka türlü bir zaman makinesi ortaya çıkarmamı sağladı. Gott’un zaman makinesi Thorne’nun kinden daha basit. Karadelikler ve kurtdeliklerine yer vermiyor. Sadece ışık hızında hareket eden bir uzay gemisi ve uzaydaki kozmik hatlara yer veren bir teori. Aynen kurtdelikleri gibi kozmik hatların evrende varolsa da olmasa da, sadece teorik düşünceler açısından varlıkları kabül ediliyor.
efendim zaman yolculuğu denilipte tesla es geçilemez kimileri tesla'nın buluşlarının çağının çok ilerde olması yüzünden onun zaman yolculuğunu gerçekleştirdiğini iddia ederler şimdi efendim 20. yüzyılı icad eden adama bi bakalım;
"Nikola Tesla" adı size bir şey hatırlatıyor mu? Tanıdık geliyor mu bir yerlerden? Eminim ki Tesla'nın adını duyan Türk vatandaşlarının sayısı pek azdır...
Nikola Tesla, bir takım çevrelerce bilim dünyasından adeta silinmeye çalışılan büyük bir isim. Tesla o kadar çok ve önemli bilimsel gelişmeye imza atmış bir şahsiyet ki kendisi ancak Edison ile kıyaslanabilir. Hatta ondan bile daha önemli işler yaptığını söylemek asla yanlış olmayacaktır.
Nikola Tesla 1856 yılında Hırvatistan'da dünyaya geldi. İnanılmaz bir hafızası vardı. Altı dili çok rahat konuşabiliyordu. Gratz'daki Bilim Enstitüsü'nde 4 sene Matematik, Fizik ve Mekanik okudu. Ama onun esas ilgi alanı elektrik oldu. O dönemlerde elektrik henüz emekleme dönemini yaşayan çok yeni bir bilim dalı durumundaydı. Akkor telli ampul daha icat edilmemişti bile.
Tesla 1884 yılında ABD'ye geldi. Cebindeki tavsiye mektubunun yardımı ile mucit Thomas Edison'un yanında çalışmaya başladı. Edison o günlerde akkor telli ampulü yeni icat etmişti ve elektriğin aktarılması konusunda bir sistem geliştirmeye çalışıyordu. Edison bu noktada doğru akıma (DC) güveniyordu. Ancak DC o kadar çok sorun çıkarıyordu ki bir türlü istediği sonuçları elde edemiyordu.
Bir gün Tesla'yı yanına çağırdı ve sistemdeki sorunları çözerse kendisine büyük bir maddi ödül vereceğini söyledi. Tesla, Edison'u, o günün parası ile 100,000, bugünün parasıyla milyonlarca Dolarlık bir masraftan kurtararak sistemdeki aksaklıkları giderdi. Ama Edison vaadettiği ödülü vermedi. Tesla, bu durum üzerine Edison'un laboratuarındaki görevinden istifa etti. Edison, sözünden dönmekle kalmadı bir de Tesla'nın bundan sonraki bilimsel kariyerini kötülemeye, onu aşağılamaya başladı. Bugün Tesla'nın bu kadar az bilinen bir isim olmasının altında Edison'un bu çabalarının büyük payı vardır.
Tesla elektriğin taşınması için Edison'unkinden çok daha iyi bir sistem geliştirdi. Sistemde DC yerine alternatif akım (AC) kullandı. Tesla'nın geliştirdiği transformatörler vasıtası ile elektriği ince kablolar üzerinden uzak mesafelere kayıpsız taşımak mümkündü artık. Oysa DC temeline dayanan aktarım sisteminde her bir mil kare için büyük bir elektrik santrali kurmak ve çok kalın kablolar kullanmak gerekiyordu.
Ancak taşınacak elektriği kullanacak cihazlar olmadan bu sistemin herhangi bir pratik anlamı yoktu.
Tesla bundan sonra elektrikle çalışan motorlar yapmaya başladı. 19uncu Yüzyıl'ın sonlarında hiçbir bilim adamı, AC kullanan motorların gerçek olabileceğine ihtimal vermiyordu. Saniyede altmış kere yön değiştiren bir akımla çalışan motorun bir ileri bir geri gideceğini ve sonuç olarak hiçbir yere gidemeyeceğini düşünüyorlardı. Tesla böyle düşünenleri yanıltarak ilk AC elektrik motorunu icat etti.
Tesla'nın en önemli özelliklerinden biri oturup şöyle ya da böyle bir cihaz ya da sistem geliştireceğini söylemesi sonra da bunu gerçekten de aynen dediği gibi yapmasıydı.
Bir keresinde, Edison'un çalışma yöntemleri hakkında şöyle konuşmuştu: "Edison, bir samanlıkta kayıp bir iğneyi bulmak durumunda olsa bir balarısı çalışkanlığı ile tüm samanların altına tek tek bakarak söz konusu iğneyi bulmaya çalışır. Ben bilimsel çalışmalarında buna sık sık tanık olurdum. Oysa biraz teorik çalışma, biraz da hesaplama yapmak suretiyle harcadığı vakit ve emeğin yüzde doksanından tasarruf edebilirdi."
Tesla öyle büyük bir bilim adamı idi ki daha dünya fluoresan ampulle tanışmadan 40 sene önce kendi laboratuarını fluoresan ampullerle aydınlatıyordu. Çeşitli dünya fuarlarında ve sergilerde cam tüpleri alıp ünlü bilim adamlarının adını oluşturan ampuller yapıyordu. Günümüzdeki neon ampullerin ilk örnekleriydi bunlar.
Tesla dünyanın ilk hidroelektrik santralinin de mucidiydi. Niagara Şelalesi'nin üzerinde kurulu olan ilk hidroelektrik santral, "Tesla" imzasını taşıyordu.
Otomobillerde kullanılan ilk hızölçeri de Tesla icat etti.
Bu arada AC konusundaki başarıları George Westinghouse adındaki bir girişimcinin kulağına gitmişti. Westinghouse, Tesla ile bir sözleşme imzaladı. Sözleşmeye göre, Westinghouse, sattığı her bir kilovat AC elektrik için Tesla'ya 2.50 Dolar verecekti. Tesla bir anda tasarladığı ama parasızlık nedeniyle gerçekleştiremediği çalışmaları için nakit paraya kavuşmuştu.
Ancak Edison da DC sistemi için büyük yatırımlar yapmıştı. Tesla'nın AC sistemini yerden yere vurmak konusunda her vesileyi ustalıkla değerlendiriyordu. AC'nin DC'ye oranla çok tehlikeli olduğunu iddia ediyordu. Tesla bu karalama kampanyasına karşı kendi pazarlama kampanyasını başlattı. 1893'te Chicago'da düzenlenen Dünya Fuarı'nda (fuarı 21 milyon kişi ziyaret etmişti) AC'nin ne kadar güvenli olduğunu göstermek içinden vücudundan geçirdiği elektrik ile çok sayıda ampul yaktı. Daha sonra kendi adını verdiği bobinleri kullanarak şimşek yaratıp bunları izleyicilerin üzerine fırlattı. Tabii ki kimseye bir şeycikler olmadı.
Tesla'nın Westinghouse'dan alacağı ücretin 1 milyon Dolar'ı geçmesi Westinghouse'ı malî sorunlarla yüz yüze getirdi. Tesla, sözleşmesi geçerli olduğu sürece Westinghouse'un iflas edebileceğini idrak ederek sözleşmesini yırtıp attı. Çünkü onun en büyük amacı insanlara ucuz AC elektrik verebilmekti. Dünyanın ilk milyarderi olmaktansa patentleri karşılığında kendisine ödenen 216,600 Dolar'a razı oldu.
1898 yılında, Madison Square Garden'da hazır bulunan izleyicilere, ilk uzaktan kumandalı tekneyi tanıştırdı.
Tesla halka ucuzdan da öte bedava elektrik enerjisi temin etme hayalleri kurmaya başlamıştı. 1900'de yatırımcı J.P. Morgan'ın 150,000 Dolar'lık malî desteği ile Long Island'da "Kablosuz Yayın Sistemi"ni kurdu. Bu yayın kulesi dünyanın ilk telefon ve telgraf hizmeti verecek, aynı zamanda dünyaya resim, borsa haberleri ve hava durumu yayını yapacak bir tasarımdı. Morgan bunun gerçek anlamda "bedava enerji" olduğunu anlayınca desteğini çekti. Morgan'ın desteğini çekmesi Tesla'yı finansal sorunlar içine sürükledi. Kule, hurda fiyatına alacaklılara satıldı. Dünya Tesla'nın çatlak olduğunu düşünmeye başlamıştı. O dönemde sesin, resimlerin ve elektriğin bu şekilde yayılması duyulmuş şey değildi çünkü.
Oysa insanların bilmediği bir şey vardı. Tesla'nın, Marconi'nin "radyoyu icat ettim" diye ortaya çıkmasından 10 sene önce radyonun temel çalışma prensiplerini ortaya koymuş olduğuydu. Aslında, 1943 yılında yani Tesla'nın öldüğü sene ABD Yüksek Mahkemesi Marconi'nin patentlerini Tesla'nın bu konuda daha önce gerçekleştirdiği çalışmalar nedeniyle iptal etti. Ancak bu konu neredeyse hasır altı edildi ve hemen hemen hiçbir zaman gündeme getirilmedi. Halâ bir çok başvuru kaynağında Marconi radyonun babası olarak gösterilirken Tesla'nın adından hiç söz edilmez. Şunu da belirtmekte fayda var: Marconi'nin radyosu ses iletmiyor sadece sinyal yayabiliyordu. Oysa bu, Tesla'nın Marconi'den seneler önce gerçekleştirdiği bir şeydi.
İşte bu noktada basın Tesla'nın iddialarını abartmaya başladı. Güya, Tesla, Mars'tan ve Venüs'ten sinyaller aldığını söylemişti. Bugün biliyoruz ki Tesla gerçekten de uzak birtakım yıldızlardan sinyaller almıştı. Ama o yıllarda uzay hakkında pek az şey biliniyordu. Basın, bilir bilmez Tesla'nın bazı iddialarını bire bin katarak kamuoyunun gündemine getiriyordu. Uzaylılarla konuştuğunu söyleyenler bile vardı.
Manhattan'daki laboratuarında çalışmalarını sürdüren Tesla, dünyayı, radyolardaki istasyon arama düğmesine benzer dev bir ayar düğmesi haline getirmeyi başarmıştı. Ayrıca yeryüzü ile aynı frekansta titreşim üretmeye yarayacak, buhar gücü ile işleyen bir titreşim cihazı yapmıştı. Sonuçta ne mi oldu? Yakın çevredeki bütün apartmanları sarsan şiddetli bir deprem meydana getirdi. Binalar zangır zangır sarsıldı, camlar kırıldı, boya ve sıvalar duvarlardan döküldü. Tesla'nın hesaplarına göre aynı sistemle Empire State binasını yok etmek hatta dünyayı ortasından ikiye ayırmak da pekala mümkündü. Tesla, bilim dünyanın rezonans frekanslarını hesaplamadan 60 sene önce bu işi yapmıştı. Tesla'nın dünyayı ikiye ayırmak konusunda deney yapmadığını düşünenler varsa hemen söyleyelim ki yanılıyorlar.
1899'da Colorado Springs'teki laboratuarında buna benzer bir girişimde bulundu. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidip sonra da kaynağına geri dönecek enerji dalgaları gönderdi. Dalgalar geri geldiğinde bu dalgalara bir miktar elektrik daha yükleyerek bir daha gönderdi. Sonuçta insan elinden çıkan en büyük şimşek yaratılmış oldu. Tam 40 metrelik dev bir şimşekti Tesla'nın bu deney sonucunda elde ettiği rekor hala kırılamamıştır. Şimşeğin gürültüsü 35 km. mesafeden işitildi. Laboratuvarın etrafındaki alan garip bir mavi ışıkla kaplandı. Ama bütün bunlar Tesla'nın esas gösterisi öncesinde yaptığı ısınma çalışmaları gibiydi. Ne yazık ki laboratuvarında deneylere devam ederken kendine ait elektrik santralinin donanımını havaya uçurdu ve bir daha da onarması mümkün olmadı.
1. Dünya Savaşı'nda ABD devleti Alman denizaltılarını tespit edecek bir sistem geliştirme çabasına girmişti ve bunun için Edison'dan yardım istemişti. Tesla'nın bu konudaki önerisi enerji dalgaları kullanmak oldu. Bugün bu sisteme radar demekteyiz. Edison, Tesla'nın önerisini doğal olarak reddetti. Çok saçma bir öneriydi ona göre bu öneri. Dünya, bu nedenle radarın icadını 25 sene beklemek zorunda kaldı.
Tesla'nın başarıları karşısında elde ettiği ödül neydi dersiniz? Edison Madalyası!.. Edison tarafından sürekli eleştirilen birine bundan daha kötü bir ödül olamazdı. Sanayi dünyasının onu bilim literatüründen silme çabası işe yaradı. Yaklaşık 20 sene tecrit edilmiş bir yaşam sürdü ve modern dünyanın kurucularından Nicola Tesla, 7 Ocak 1943'te, 86 yaşında neredeyse beş parasız bir şekilde öldü. Teorilerini deneyecek mali kaynaklardan yoksun olduğu için sadece not tutabiliyordu. Arkasında tonlarca not defteri bıraktı. Bu defterler FBI tarafından hasıraltı edildi. Gün ışığına çıkarılmadı.
Ömrü boyunca 800 icadın patentini aldı. Eğer mali destekten yoksun kalmasaydı Edison'un rekorunu rahatlıkla kırabilecek bir insandı. Hayatının son 30 senesinde pek az patent alabildi. Dünya ne yazık ki Tesla'nın dehasına sahip insanları mali açıdan ödüllendirmeyi pek sevmiyor. Ödüllendirilenler sadece orijinal fikirleri alıp bu fikirleri üretime dönüştürüp satanların oluyor.
2012 hakkında....
Dünyanın en az dört kez kutupsal kayma (kuzey ve güney kutbu) yaşadığı bilimsel verilerle kanıtlandı. En son Discovery kanalında dünyanın manyetik alanının belirli periyotlarla nasıl değiştiğini bilimsel çevreler açıkladı. Hatta bilgisayar ekranındaki üç boyutlu animasyonlarla gösterimi yapıldı. Şu anda dünyanın manyetik alanında muazzam bir değişim var. Bunun da en büyük nedeni güneşte meydana gelen değişimler. İlginç olan Mayalar bunu biliyordu. Konunun bir diğer yanı da Mayalar'ın bununla da yetinmeyip, gelecekte tüm insanlığı etkileyecek trajediyi bizlere şifreli bir şekilde duyurmuş olmalarıdır. Bu şifreye göre dünya için 2012 yılı çok önemli.
Mayalar şaşırtıcı bir astronomi bilgisine sahip bir medeniyetti. Sadece Güneş, Ay ve Mars gibi bugün amatör gözlemcilerin dahi gözlemleyebildiği yakın cisimlerle değil, neredeyse bütün uzak yıldızları, yıldız gruplarını ve bunların hareketlerini gözlemlemişlerdi. Hatta bu gözlemleri sayesinde bir yılı bizim bugün süper bilgisayarlarla hesapladığımız süreden milyonda bir hata payı ile hesaplamışlardı. Zamanı ölçmede hassas hesaplara ulaşmak için döngülerden ve iki ayrı takvimden yararlanmışlardı. Bunların ilki, “kutsal takvim” olarak bilinen ve 20’şer günlük 13 aydan oluşan “Tzolkin” (Gün Sayımı) denen döngüdür. Bu döngü, 13 rakam ve 20 ismin oluşturduğu kombinasyonları içerir ve 260 günlük sürecin bitiş günü “13 Ahau”dur. “Haab” adını taşıyan bir ikinci takvim, bugün bizim kullandığımız güneş takviminin çok benzeridir ve yine 20’şer günlük 18 aydan oluşur. “Uinal” olarak adlandırılan bu 20 günlük ayların toplamı 360 gün yapar ve Maya zaman ölçümünde buna “tun” adı verilir. Normal güneş yılı için gerekli olan 5 artık gün, 5 tanrının adıyla “tun”a eklenir (aynı Mısır ve Sümer’de olduğu gibi!) Her iki döngünün gün sayıları ancak 52 güneş yılı sonra eşitlenir. Tzolkin ile Haab’ın bitişleri aynı güne denk gelir yani, Tzolkin’e göre 13 Ahau gününde, Haab da sona ermiştir.
GÜN SAYISI İSMİ
1 Kin
20 Uinal
360 Tun
7200 Katun
144000 Baktun
İşte Mayaların efsanevi “Long Count” yani “Uzun Sayım” dedikleri süreç, 13 Baktun'a eşittir (1.872.000 gün = 5125,36 güneş yılı) Maya tarihinde “başlangıcı” olarak belirlenmiş noktayı bilmezsek, yukarıdaki hesabı yapamayız. Bizim takvim sistemimize göre bu an, İsa'nın doğduğu varsayılan yıldır. Gregoryen takvimimizde biz bu yılı “0” olarak kabul eder ve öncesini, sonrasını buna göre hesaplarız. Mayalarda da bu tarihin başlangıcı 0.0.0.0.0 günü olmalıdır; yani herşeyin başlangıç noktası Arkeolojik bulgular ve Karbon-14 yöntemi yardımıyla yapım tarihi bizim takvimimize göre büyük bir kesinlikle belirlenen birkaç tapınakta (İzapa, Chichen Itza ve Monte Alban'da) Maya rahiplerinin, yapılış tarihini belgeleyen Uzun Sayım tarihleri de bulunmuş ve yanılma payıyla birlikte Milattan Önce 11 Ağustos 3114 tarihi 0.0.0.0.0 noktası olarak tespit eidlmiştir. Ve buna göre 13.0.0.0.0 tarihi 21 Aralık 2012 gününe denk gelmektedir.
Maya takviminin 21 Aralık 2012'de bitmesinde ne var diye soruyor olabilirsiniz. Aslında bu tarih tespit edildikten sonra araştırmacılarında kafasına takılan soru buydu. Ve ilk akla gelende, astronomide bu kadar ileri bir toplumun bu tarihide bir astronomik oluşumla ilişkilendirmiş olma olasılığıydı. Bu yönde yapılan araştırmalar bu fikrin doğru olduğunu ortaya koydu.
Bilindiği gibi 21 Aralık tarihi yılın en kısa günüdür. John Major Jenkins, 21 Aralık 2012'de gökyüzünde oluşan astronomik konumların, oldukça sıradışı birleşmelere işaret ediyor. Bunların en önemlisi, gezegenlerin ve Ay'ın üzerinde hareket ettiği, “Ekliptik” olarak adlandırdığımız “tutulum çemberi”nin, tam 21 Aralık günü Samanyolu'nun dünyadan görülen ekvatoral çizgisiyle kesişmesi. Bu kesişmenin, modern astronomik ölçümlere göre "galaksimizin merkezi” olduğu belirlenen noktada (süper karadeliklerden biri olduğu düşünülüyor.) gerçekleşmesi, bu tarihi daha da ilginç kılıyor. Ama daha ilginci, 21 Aralık günü Güneş'in de tam “gündönümü” sırasında bu noktayla aynı hizaya gelmesi. Astronomik deyişle “Gündönümü Güneşi”, Ekliptik ile Samanyolu kuşağının “galaksi merkezi” olduğu belirlenen noktayla aynı hizada kesiştiği koordinata yerleşiyor. Bu birleşim, Mayalara göre, “Güneşler” olarak adlandırdıkları devrelerin beşincisinin noktalandığı anı belirlemekte.Maya kozmogonisine göre, dünyanın geçmişi, 13 Baktun'luk (aşağı yukarı 5125 yıl) devrelerden oluşur ve bunların her birinin bitimi, dünya için radikal değişimler ve büyük yenilikler içerir. İçinde bulunduğumuz devre, Mayalara göre beşinci ve son devredir ve 13.0.0.0.0 tarihinde son bulacaktır. Bizim takvimimize göre sözü edilen bu tarih, 21 Aralık 2012'ye denk gelmektedir.
Mayaların bugüne ilişkin öngörüleri,efsaneleri veya kehanetleri ise gerçekten çarpıcı. Buna geçmeden önce bir bilgiyi daha vermek gerekli. İçinde bulunduğumuz galaksi milyonlarca yıldıza sahip olmasına rağmen, galaksimizin merkezi olarak gösterilen nokta yıldız miktarının gayet seyrek olduğu bir nokta. Yaklaşık 25,800 yılda toplam 4 kere (dünyanın presession süresi) galaksi merkezimizle,
" A door into the heart of space and time will open" , Zamanın ve uzayın kalbindeki kapı açılacak
" The cosmos will be reborn or recreated " , Evren yeniden doğacak, yeniden yaratılacak
" We will reach the Zero Point of the process - a moment of collective spiritual birth " , Döngünün sıfır noktasına erişeceğiz, toplu ruhsal doğuş anı
“…our basic orientations will be inverted. On the level of human civilization, our basic assumptions and foundation values will be exposed, and we will have the opportunity to embrace values long since driven under the surface of our collective consciousness”
Bizim basit doğamız ters yüz olacak
Aslında tek önemli tarih 21 Aralık değil 2012 yılı için. Mayaların astronomi birikimlerinde , Boğa takımyıldızındaki Pleiades grubunun ayrı bir önemi var. G Bu yıldız grubunun gökyüzünün tepe noktasından (“Zenith” noktası) geçişi, Mayalar için önemli bir olaydı ve genellikle Tzolkin ile Haab'ın son günlerinin çakıştığı 52 yıllık dönemin sonunda yaşandığı için de fazlasıyla önemsenirdi. Monte Alban'dan İzapa'ya dek birçok kentte, gökyüzünün tepe noktasını gözlemlemek için hizalanmış şaftlara sahip yapılar bulunmuştur. Bu gözlem noktalarında başını yukarı kaldırıp belli bir anda daracık şafttan gökyüzüne bakan gözlemci, yalnızca Zenith noktasını görürdü. Meksika'nın güneyinde, İzapa'nın bulunduğu paralel üzerinde Güneş – Pleiades buluşması, presesyon etkisinden bağımsız olarak her yıl, ilkbahar ekinoksundan 61 gün sonra gerçekleşir. Günümüzde bu tarih, Güneş'in Boğa Burcu'na girdiği 20 Mayıs tarihine denk gelmektedir.
Bu buluşma Zenith'te gerçekleşirse? Mayıs 2000'deki gezegen dizilimini hatırlayacaksınız. Ama ondan çok daha önemli birşeyi çoğunluğumuz bilmiyoruz Mayalarca önemli olduğu yeterince vurgulanan gün, Güneş – Pleiades – Zenith buluşmasıdır ve bu astronomik olayın gerçekleşme tarihi de 20 Mayıs 2000'dir. Mayalar, 13 Baktun'un hemen öncesine denk gelen bu astronomik buluşmayı, bir sürecin başlangıcını işaretlemek için kullanmışlardı Ünlü Kukulkan piramidinin tepesinde, doğrudan Zenith'e yöneltilmiş, çıngıraklı yılan kuyruğu biçiminde bir sütun yer alır. Çıngıraklı yılanın kuyruğundaki “çıngırak” işaretleri, Maya kültüründe Pleiades'in simgesidir. Çıngırağın biraz aşağısında, “Ahau yüzü” olarak adlandırılan bir kabartma vardır ve bu da, Güneş'i simgelemektedir. Bir bütün olarak Kukulkan piramidinin tepesindeki şekil, Güneş – Pleiades – Zenith buluşmasına işaret etmektedir
*Yani bu görüşe göre 2012 yılındadünya yok mu olacak?
Mayalar 2012 için `zamanların sonu` diyor.
Fakat bu dünyanın top yekun yok oluşu değil, bir fiziksel değişim. Daha önce yaşanan sanki tufan gibi düşünebiliriz.
Bu fiziksel değişimlerle birlikte ruhsal değişimler de birbirleriyle orantılı devam ediyor. Her bir büyük fiziksel değişimlerle birlikte insanlık ruhsal değişimde yaşıyor.
Şu ana kadar insanlar aşağıya inişi yaşadı. Birincisinde biraz daha kabalaştı, ikincisinde biraz daha, üçüncüsünde biraz daha... Dördüncünün sonunda tam anlamıyla bir dip yaptı. Bu yüzden 2012`yi Mayalar insanlığın yeniden yukarı çıkışın yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Hatta çeşitli dinler bundan Altın Çağ, vaat edilen cennet veya Nirvana gibi bahseder. 2012`nin önemi burada. Aşağıya inen insanlık tekrar yukarı çıkacaktır. Bunun da ilk basamağı 2012`dir diyor Mayalar.
Kıyamet hem tasavvufi hem de ezoterik (gizli öğreticilik) anlamda ayağa kalmak ve uyanmak demektir.
Bu uyanıştan kastedilen ruhsal aydınlanmadır. Böylelikle dinsel metinlerin içindeki sembollerin anlamları da çözülebilecek ve dinsel metinlerde gizlenen gerçeklerle herkes yüz yüze gelebilecektir.
-Adrian Gilbert'in yazılarından derlenmiştir-
09.09.09 tarihi
kuantum sıçramasının son basamagı olması açısından önemli bir tarih idi.
nitekim 9 un numerolojideki karşılığı olarak tamamlama'yı göz önüne aldığımızda küçümsenmeyecek bir öneme sahip olduğunu anımsatmak isterim.
galaktik etkilerin bir sona(geçişe) doğru hazırlanmamız için gönderdiği son dönem etkileri ..
kuvvetli ve bariz etkilerin dönemi..
herkesin kendini DAHA bulacağı bir zaman başlamış oldu..
her ne ise sıfatları ve tanımları kendini DAHA!! olarak yaşayacağı..tarafları, seviyeleri , frekansları kendine ait olanı yaşayacağı bir dönem..
hep öyleydi ama istediğimiz, düşüncemiz daha süratli ve görülür halde gerçekleşeceğinden daha fazla sorumluluk da isteyen bir dönem ayrıca..
bu dönemin ilk gününde bu lisanı konuşabildiğim bir iki arkadaşımda daha aynısının yaşandığını öğrendiğim ; bir spazm sorunu yaşamaktayım..
anlaşıldı ki , çevre, yiyecek yada ruhsal etki yok..
yeni döneme dair alıcılarımızın ayar değişikliğine ihtiyacı olsa gerek .. :)
kapalı çakralarımızın verdiği rahatsızlıkları kişisel telkin ve meditasyon ile giderebilriz kanısındayım naçizane..
beni ; hiç denemediğim hatta alaycı gözle baktığım meditasyonu denemek durumunda bırakan bu etki/dönem hakkında 3-5 satır olsun, şahsi gözlemlerimi aktarmak istedim.
saygı ve
dikkatiniz için teşekkürlerimle..
hayırlı olsun, diliyorum.
SİMYA
Mısır'da uygulanan bir başka gizemli çalışma da simya alanında kendisini göstermiştir.
Simya: Maddenin gizli prensiplerini bulup maddeye hükmetmeyi amaçlayan okült bir bilim dalı olarak tanımlanmaktadır. Simya isminin kökeni Arapça'daki "El Kimya" sözcüğüdür Araplar'ın bu ismi kullanmalarının nedeni isi Mısır'la bağlantılıdır Antik Çağ'da Araplar, "siyah ülke" anlamına gelen "Khem" sözcüğünü Mısır için kullanmaktaydılar. Mısırlılar'da gördükleri bu çalışmaya da bu isimden hareketle türettikleri "El Kimya" ismini vermişlerdir. Günümüze kadar gelen Kimya isminin kökeni de bu isimlerle ilgilidir. Günümüz Kimyası'nın doğuşu da tamamen Simya'ya dayanır.
Atlantisliler'in Mısır'a geldiği ilk dönemlerde Simya Thot Öğretisi'nin içindeki bir unsurdu. Sonraları bu tek başına alınmaya başladı. Bu haliyle en son İskenderiye Okulu'nda varlığını sürdürdü. Avrupa'ya ve Arabistan'a buradan yayılmıştır Ancak o ilk günkü halinden çok şeyler kaybetmiş ve bir hayli yozlaşmış bir şekilde oralara ulaşabilnıiştir. Avrupa'da uzun bir süre büyücülükle eş tutulmuş gizli bir çalışma olarak görülmüştür O dönemlerde Avrupa'daki simyacıların büyük bir bölümü Bakır'ı Altın'a dönüştürme çabası içine girmişlerdi. Ancak orjinal halinden oldukça uzaklaşıldığı için bunda başarıya ulaşmak hiç de kolay olmuyordu. Hatta neredeyse imkansız bir hale bürünmüştü.
Bu amaçla adına "Filozof Taşı" denilen bir maddeyi elde etmeye uğraşıyorlardı. Elde etmeye çalıştıkları tüm minerallerin türediği ilk madde cevheri olan filozof taşının iki önemli özelliği vardı. Birinci özelliği maddelerin birbirlerine dönüşümünü sağlaması ikincisi ise ölümsüzlük sağlamasıydı. Ancak bu tanımlamalar Ezoterik Simya'nın anlaşılamamış, yozlaştırılmış sembollerinden ibaretti.
Mısır'da Thot Öğretisi'nin içinde bir zamanlar varlığını sürdüren ve buradan da İskenderiye Okuluna taşınan Ezoterik Simya'da asıl amaç maddeleri birbirine dönüştürmek ya da uzun yaşamak değil, aydmlanmayı sağlayan "Şuur Dönüşümü"nü sağlamaktı. İskenderiye Okulu'nda bu dönüşüme "Büyük Eser" anlamına gelen "Ars Magna" ismi verilmekteydi.
Ezoterik Simya ile uğraşan İskenderiyeli İnisiye Simyagerler için "Filozof Taşı" astral tortuların tamamiyle ortadan kaldırılmasını ifade eden bir sembolden ibaretti. İnisiye Simyagerler için metalin altına dönüşümü ise, bu astral arınmadan sonra meydana gelen auranın altın renginde ışıldamaya başlamasının bir sembolü konumundaydı.
Ölümsüzlük kazanmak ise Dünya Okulu'na tekrar doğma zaruretinin ortadan kalkmasına karşılık gelmekteydi. Avrupa'daki simyagerler, ölümsüzlük sağlayan filozof taşının sıvı haline Abı Hayat ismi vennişlerdi. Ancak bu "su" da, onların bildiği anlamda bir sıvı değildi. Bu su, göksel - spiritüel tesirlere karşılık gelen bir semboldü. Onlar bunu da yanlış anlamışlardı.
Orta Çağ'ın simyagerleri işi asıl amacından öyle bir çıkartmış durumdaydılar ki, tüm bunların birer ezoterik sembol olduklarını akıllarına bile getirmeden, imkansız bir uğraşın içine kendilerini adeta hapsetmişlerdi.
Bakırı altına çevirerek dünyasal zenginlik kazanına hevesleri gözlerini öyle bir karartmışti ki, bu yoldaki asıl hedef olan arınma ve sadeleşmenin gerçekleştirilmeden madde üzerinde hakimiyet kurulamayacağını hatırlarına bile getiremiyorlardı. Oysa ki gerçekten de maddeleri birbirine çevirebilmek de mümkündü... Altın elde etmek de... Ama amaç sadece altın olunca sadeleşme olamıyor, dolayısıyla hedefe ulaşılamıyordu. Çünkü Tufan Öncesine ait bilgilerden uzaklaşılmış Demir Çağı'nın yozlaştırıcı etkisi altına girilmiş durumdaydaydı...
Kutsal Geometri
"Kutsal Geometri" kavramı, sanatta ve mimaride olduğu kadar doğada da bulunduğu düşüncesiyle bizi yanıltabilir. Neden bazı öğeler kutsalken diğerleri değildir? Bu sorunun kolay bir cevabı yoktur. Ne var ki, belli geometrik ilişkilerin ve orantıların genellikle dini amaçlı yapılarda kullanıldığı şeklinde bir anlayış ortaya çıkmıştır. Genel gözlemciler için bu orantılar sadece güzeldir. Sanatsal açıdan, bu müzikle özdeştir. Farklı nota grupları kullanılarak uyumlu ya da uyumsuz melodiler yaratılabilir. Gregoryan ilahileri gibi bazı müzikler bizi ruhsal dünyaya yaklaştırabilir. Diğer müzikler ise bizi doğruca duygularımıza seslenebilir. Gerçekten de, büyük düşünürlerden biri olan Pisagor, müzik, ses, sayı ve biçim arasındaki bağlantıyı göstermiştir.
Dini gelenekte üç temel geometrik şekil temeldir; daire, üçgen ve kare. Bunlar, varoluşumuzun üç seviyesini simgelemektedir; ruh, zihin ve beden. Sayı sistemleri gibi, pergeli de ilk kez kimin kullandığı bilinmez. Muhtemelen bir ip ve iki sopaydı ama bu gelişim fikirler ve biçimler dünyasına sembolik bir araştırmayı başlattı. Bir pergel kullanılarak bütün geometrik şekiller çizilebilir. Bazen "Büyük Geometrici" diye anılan Tanrı, sık sık pergel kullanırken betimlenmiştir.
Geometri, sayı çalışmalarıyla da yakından ilgilidir. Tam sayılar ideal kabul edilir. Doğalarında bir tamlık, bütünlük vardır; oysa kesirli sayılar o sayıların henüz gelişim aşamasında olduklarını göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, bazen yaratım sürecindeki ilah gibi algılanır. Tam sayılar bilinebilir ama pi gibi oranlar sadece tahmin edilebilir ve bu yüzden de bilinmezdir. Bu, her şeye nüfuz eden Tanrı'nın kavranamaz elidir.
Ama sayılar gerek rasyonel (tam sayılar) gerekse irrasyonel (kesirli sayılar) olabilirken, geometri bu ayrımı birleştirir. Bir daire yarıçapında rasyonel tam sayı prensibine uyarken, çevresinde uymayabilir ve irrasyonel kesirli sayı verebilir. Bir kare ve köşegeni de benzer bir durum gösterebilir. Örneğin; kenarları bir birim olan karenin köşegen uzunluğu 2'nin karekökü olabilir. Kök kelimesi (karekök gibi) antik bir kavramdır ve doğadan gelmektedir. Bir bitkinin kökü toprak altında gizlidir ama toprağın üzerinde yetişen şeyi ortaya çıkarır ve hisseder.
Aynı şekilde, sayıların karekökleri gizlidir ama içlerinde gizlidir. Örneğin; 16'nın karekökü 4'dür (4x4= 16). Ama 15'in karekökü irrasyonel bir sayıdır ve kolayca hesaplanamaz. Sayıların kareköklerini bulmak, antik matematikçiler için önemli bir konuydu. Ama bir sayının karekökü sayısal olarak hesaplanamıyorsa, geometrik olarak ortaya çıkarılabilirdi. Böylece geometrinin gücü antik zihinlerde yerleşmeye başladı.
Geometri, insan bilincinin üst düzeylerine bir giriş kapısıydı ve kutsal sanat ve mimaride önemli hale gelmesinin de nedeni budur. Kutsal sanat ve mimaride orantıların kökenine indiğimizde, dini binalarda ve kutsal biçimlerde bulunan gizli geometriyi tanımlayacak en iyi yol olarak kutsal geometri kavramıyla karşılaşırız.
Daire, Üçgen ve Kare
Yaratılması en kolay geometrik şekil dairedir. Bütün ihtiyacınız olan bir pergel veya sicim, sırık ve işaretleyicidir. İçice geçmiş iki daire çizmek için pergeli ilk dairenin çevre çizgisi üzerine yerleştirip aynı boyda bir daire daha çizmeniz yeterlidir. Bu vesica tasarımından, en önemli üç "kök" (22, 32, 52) çıkarılabilir. Dairelerin çevrelerini l olarak alırsak, elimize köşegeni karekök işareti 2 olan bir kare ve köşegeni karekök işareti 5 olan bir dikdörtgen geçer.
Çevre çizgilerinin kesiştiği en üst noktadan en alt noktaya kadar olan uzaklık bize bir üçgenin yüksekliğini karekök işareti 3 olarak verir. Dikdörtgen, "altın anlam" orantısını bulmak için de kullanılabilir. Daha sonra da göreceğimiz gibi, vesica ve 2'ye l dikdörtgen, antik ölçülerin temelidir.
Üçgen, daire ve kare arasındaki geçiş formu olarak görülmektedir. Zamanla tanrılar ve tanrıçalar arasında bir üçleme, baba, anne ve oğul sembolü haline gelmiştir; Mısır'da olduğu gibi. Bu kavram, birçok dini inanç sisteminde temel olmuş ve Hıristiyanlık'da Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak ortaya çıkmıştır. Üçgenin en mükemmel şekli kenar uzunluklarının ve açıların eşit olduğu eşkenar üçgen kabul edilmektedir.
Yaygın biçimde kullanılan diğer bir üçgen de, kendisinden çok daha uzun zaman önce ortaya çıkmasına karşın Pisagor'a ithaf edilmiştir. Kenar uzunlukları tam sayı oranıyla gösterilmektedir; 3:4:5. Bu üçgen, dik üçgenin kenar uzunlukları tam sayı olarak ifade edilebilecek en basit şeklini sunmaktadır. Basit sayısal oranlar alındığından, sanat ve heykelde olduğu kadar gözlemcilikte de çok kullanılmıştır. Kefren Piramidi, buna dayanmaktadır.
Daire, üçgen, kare ve dikdörtgen, kutsal mimarinin temeli olmuştur. Geleneksel olarak, belli oranlarla birbirlerine bağlıdırlar. Bu oranlar kozmosun özgün uyumunu göstermeye çalışmaktadır. Böyle bir oranın adı Aristo tarafından "gnomon" olarak belirlenmiştir: "Orijinal şekile eklendiğinde ortaya çıkan şekili orijinaline benzeten şekil." Diğer bir deyişle, her ek adımda orijinal oran korunmaktadır. Bunun bir örneği "altın anlam" oranının sayısal olarak ifadesi olabilir; l, l, 2, 3, 5, 8, 13, 21... gibi. Bu sistemde son sayı, kendisinden önceki iki sayının toplamı olmaktadır. Fibonacci serisi de buna güzel bir örnektir ama başkaları da vardır.
Robert Lawlor, Sacred Geometry (Kutsal Geometri) adlı kitabında, 1:2 oranından çıkan Fibonacci serisine dayanan "gnomon" spiraller örneğini vermektedir. Bu genişleyen şekillere bazen "dönen kareler" de denir; bu, doğal dünyada sık raslanan spirallere benzemektedir.
Farklı oranlardaki gnomonları incelerken, önemli bir şeyi keşfettim. 1:3 oranlı gnomonlardan biri, tam olarak Giza piramitlerine bağlıydı. Bu orandan aynı zamanda Keops'un, Kefren'in ve Menkar'ın da temel oranları çıkabiliyordu. Gelişim, bir çizgi üzerinde üç bitişik karenin çizilmesiyle başlıyordu ve bunlarla 1x3 oranında bir dikdörtgen yaratılıyordu. Sonra gelişimin her aşamasında uzun kenar üzerine dizilmiş her kare çiziliyordu.
İlk kare, 3:4 oranında bir dikdörtgen yaratıyordu. Bunu ikiye katlamak Kefren'in oranını veriyordu; 6:4. 3:4 dikdörtgene iki kare daha ekleyince, Keops Piramidi'nin 7:11 oranı ortaya çıkıyordu. Bir kare daha eklenince Menkar Piramidi'nin 11:18 oranı oluşuyordu. 3'e l'lik bir dikdörtgenle başlayan bu yöntem, piramitlerin taban ve yükseklik oranlarının belli bir matematiksel sistemle yürüdüğünü açığa çıkarmaktadır. Tesadüfi ya da bilinçli olsun, uyumlu bir geometrik seri izlemektedirler.
3:1 oranında bu kadar önemli olan nedir? Belki bu da Mısırlılar'ın Osiris, İsis ve Horus üçlemesini yansıtıyor olabilir. Bundan asla emin olamayız ama bu kalıp, Mısır modeli hakkında değerli bir görüş sunmaktadır.
Bu keşif, aynı zamanda Mısırlılar'ın kare ızgara kalıplarından yola çıkarak tasarımlarını yaptığını gösteren mimari yöntemlerine uymaktadır. Mısır sanatında, ressamların ve heykeltraşların eserlerinde orantıları korumak için öncelikle ızgaralar oluşturduklarını gösteren birçok örnek vardır. Bu ızgaraların basit sayısal oranları, Mısırlılar'ın bütün büyük sanatsal başarılarının temelinde yatmaktadır.
Bu yöntem ayrıca Leonardo da Vinci gibi birçok Rönesans sanatçısı tarafından da kullanılmıştır. Antik Mısır'da, bu yöntem Büyük Piramit'de karşımıza çıkmakta ve piramitleri bir yönden daha Marlborough Downs'daki şekillere bağlamaktadır.
11. boyut
Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını "Her Şeyin Teorisi" adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar.
İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde eşizlerimizin bulunduğu fantastik bir "hiper uzay"ın kapılarını açıyor. Biz diğer evrenleri göremiyoruz; ancak, Hawking teorisinde, paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürüyor.
Şu sırada, siz bu cümleleri okurken, paralel evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da, bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır.
İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, "Sonsuz sayıda eşiz evrenler var" diyor. Hawking,
Cambridge Üniversitesi'nin Matematik Bilimleri Merkezi'nde profesör olarak görev yapıyor. "Amyotrofik lateral skleroz" adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986'da bir soluk borusu ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığıyla iletişim kuruyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan "Her Şeyin Teorisi"sinin (Theory of Everything) formülünü oluşturmayı başardı ve buna "M-teorisi" adını verdi. Buradaki "M" (magic, mysterios, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir.
Teori, uzayı, içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Hawking, bu "kobold evrenler"in yaşayanlarını "gölge insanlar" olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti.
Bu, sadece birçok esrarengiz olguya aniden bambaşka bir açıdan baktığı için değil, aynı zamanda sıradan yaşamımızın bu kadar basit olmadığını göstermesiyle de büyüleyici bir evren tasviri. Birçoğumuz, yaşadığımız olaylara hep daha fazla anlam yükleme eğilimindeyiz. "Yaşamımda, ne olduğunu bilmediğim bir değişiklik olacağını hissediyorum" dediğimiz anları hepimiz yaşamışızdır. Korkular, hayaller, özlemler, fikirler... Ortada neden yokken, birden bire nasıl çıkıyorlar, nereden geliyorlar?
Genç iş adamı, her pazar sabahı eşiyle birlikte tenis oynuyordu. O gün de, bütün diğer pazar sabahları gibiydi. Daha farklı geçeceğini gösteren en ufak bir belirti yoktu. Ancak, bir süre sonra iş adamı oyunu savsaklamaya başladı. Servis atışları hep fileye takılıyordu. Konsantrasyonu tamamen dağılmıştı. Huzursuzluğu giderek arttı. Birden aklına annesi geldi ve bu düşünceyi bir türlü kafasından silemedi. Eve döndüklerinde telefonları çaldı, arayan babasıydı. Öğlene kadar her yerde onu aramıştı. Annesi bir kalp krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. İş adamının konsantrasyonu, bu olayı sezinlediği için mi dağılmıştı? Peki nasıl sezmişti bunu? Böyle bir olaya, şimdiye kadar sadece parapsikoloji uzmanları açıklama getiriyorlardı. Bilim adamları, ciddiyetsizlikle suçlanmamak için böyle konuların üstünde durmamayı tercih ettiler.
Stephen Hawking'in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Yani, tenis kortundaki olayları şöyle açıklayabiliriz: Görülebilir evrenimizin dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var.
İş adamı, annesinin geçirdiği kalp krizini telefonla öğrenmediğine göre, dolaylı yollardan öğrendi; yani eşizlerinden biri aracılığıyla.
Eğer Hawking haklıysa, daha pek çok olgu paralel evren teorisiyle açıklanabilecek. Hiçbir neden ya da bulgu olmadığı halde neden bazen korkuya kapılıyoruz? Eşizlerimiz o anda bu korkuları yaşadıkları için mi? Neden bazı insanlarla ilk kez tanıştığımız halde, sanki onu uzun süredir tanıyormuşuz duygusuna kapılıyoruz? Başka bir dünyada onu uzun süredir tanıdığımız için mi? Ya ilk bakışta aşk? Aslında böyle bir şey belki de yok ve her şey başka bir evrende yaşanan bir aşkın o an için hissedilmesinden ibaret. Gerçekten de, bir bilimkurgu senaryosuna benziyor. Stephen Hawking, bu fantastik fikre nasıl ulaşmıştı acaba?
Bilim adamı, böyle bir evren teorisine nasıl ulaştığını, "Ceviz Kabuğundaki Evren" adını verdiği son kitabında açıklamış.
Bu adı verirken İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'in "Hamlet"inden esinlenmiş. Eserde Hamlet, "Ey Tanrım, ceviz kabuğunun içine hapsolsam da, kendimi bütün âlemlerin kralı gibi görebilirdim, keşke şu kötü rüyalarım olmasaydı..." diyordu. Hamlet'in bu derin iç çekişi, sanki düşünür Hawking'i tarif ediyor.
Hastalığı onu, ceviz kabuğu olarak nitelendirilebilecek hareketsiz vücudunun içine hapsetmiş. Ancak, o aklıyla, sonsuzluğa, yani evrene hakim olmak istiyor. Hawking, Hamlet'in sözlerini şöyle yorumluyor; bütün fiziksel engellere karşın, sadece beynimizin gücüyle uzayı araştırabilir ve teknik açıdan ulaşılması mümkün olmasa da, teorik olarak, ilginç bölgelerin kapılarını aralayabiliriz.
Hawking'in geliştirdiği formül, makroskobik evreni ve temel parçacıkların mikroskobik dünyasını tanımlamakla kalmayacak, "Büyük Patlama" ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor?
Bugün 59 yaşında olan fizikçi, bazı basın organları tarafından Albert Einstein ile bir tutuluyor. Ancak birçok meslektaşı, bu karşılaştırmanın Einstein için bir haksızlık olduğunu belirtiyor. Ne de olsa bilim adamı, evreni açıklamaya yönelik geliştirdiği "görelilik teorisi"yle, tam bir devrim yaratmıştı. Ama Hawking yeni bir teori kurmamış, Einstein'ın kuramını temel alan bir teori geliştirmişti.
Bilim olimpiyatında Hawking, 1974'te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışın da dahil hiçbir şey çekim alanından kurtulamıyor. Fizikçiler bu duruma "tekillik" adını veriyorlar. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de, "tekillik" durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking'in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, "hiçlik" ile "varlık" arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın planı"nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor.
Bilim adamları, bir "tekillik" durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının bu patlama sonucu ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar.
Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton'ın 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı.
Newton'ın teorisi, Albert Einstein tarafından geliştirilen "Genel Görelilik Teorisi"yle geçerliğini kaybetti. Yeni teori, zaman, uzay ve maddeyi bir birinden ayrılamaz bir bütün olarak düşünüyordu.
Bütün kütleler, ister dev gökadalar ister küçücük asteroitler, uzay-zamana şekil veriyorlar. Bu şekillenme, madde ve ışığın uzaydaki hareketini belirliyor. Önce Roger Penrose, sonra da Hawking, 1969'da Büyük Patlama'nın gerçek olduğunu ispatladıktan sonra, çekim kuvvetine dayalı teoriyi daha da geliştirdiler.
Yoğunluk, Büyük Patlama sırasında kuşkusuz çok daha fazlaydı; ne de olsa, evrendeki bütün kütleler bir aradaydı. Patlama gerçekleşince, çevreye hayal edilmesi güç büyüklükte bir enerji yayıldı.
Bu ilk enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü. Kozmologlar asıl sorunu, işte bu dört kuvvet konusunda yaşıyorlar. Bir evren formülü, bütün zamanlar ve evrendeki bütün olaylar için geçerli olmalı; yani son bir denklem, mikrokozmoz ve makrokozmozda etkili bütün kuvvetleri içermeliydi. Bugüne kadar yapılan matematiksel hesaplamalar, sadece üç kuvveti kapsıyordu: elektromanyetik kuvvet (elektronları atom çekirdeğine bağlıyor), "güçlü kuvvet" (atom çekirdeğini bir arada tutuyor) ve "zayıf kuvvet" (radyoaktif parçalanmayı sağlıyor)... Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan kütle çekimi, bir türlü "Her Şeyin Teorisi" ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir nok-tada, "hiçlik"i ifade eden bir kuvantumda yoğunlaşmıştı. Araştırmacıların, "tekillik" durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi "Kuvantum Çekim Kuvveti"nde birleştirmeleri, yani "Çekim Kuvvetinin Kuvantum Teorisi"ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başaramıyorlardı.
"Her Şeyin Teorisi"ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında, ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu.
80'li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwarz ve Michael Green'in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan "sicim teorisi", atomaltı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik (sicim) şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10 (üzeri -33) santimetre uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi'ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinenler arasında. Hawking, buradan yola çıkarak "kütle çekiminin kuvantum teorisi"ni geliştirdi.
Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen "Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi" bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara "membran" adını verdi ve daha da kısaltarak "bran" olarak kullandı. Bu bran'lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı.
Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut.
MTeorisi'ne göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, bran'ların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper uzay".
"Üç boyutlu kütlecikler" hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler" beş boyutlu bir uzaya vb. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: "Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?" Yanıtını ise şöyle vermiş: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper uzayda süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte bir şey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni bran'lar doğuyor.
.
.